Dr "Şükrü Aydemir-Çepnioğlu"

  • Home
  • Dr "Şükrü Aydemir-Çepnioğlu"

Dr "Şükrü Aydemir-Çepnioğlu" psikoterapi, çift terapisi, cinselterapi, aile danışmanlığı

Yeni bir çalışma, Japonca, Korece ve Türkçe dillerinin kuzeydoğu Çin'deki ortak bir ataya bağlandığını gösteriyor.Yeni b...
12/11/2025

Yeni bir çalışma, Japonca, Korece ve Türkçe dillerinin kuzeydoğu Çin'deki ortak bir ataya bağlandığını gösteriyor.
Yeni bir araştırmaya göre, Japonca ve Korece'den Türkçe ve Moğolca'ya kadar uzanan modern diller, yaklaşık 9.000 yıl önce eski Çin'den ortak bir kökene sahip olabilir.

Çarşamba günü ayrıntıları verilen bulgular, araştırmacıların Trans Avrasya dilleri olarak adlandırdığı ve 5.000 millik bir alana yayılan dilleri konuşan yüz milyonlarca bireyin ortak bir genetik atayı (8.000 km) paylaştığını gösteriyor.

Uluslararası bir bilim insanı ekibi, Altay olarak da bilinen Trans-Avrasya dillerinin, şu anda Kuzeydoğu Çin'de bulunan Liao Vadisi'ndeki ilk darı yetiştiricilerine kadar uzanabileceği ve yayılmasının tarım tarafından yönlendirildiği sonucuna vardı.

Bulgular, insanlığın Buzul Çağı'ndan sonra tarımı benimsemesinin dünyanın bazı ana dil gruplarının yayılmasını nasıl körüklediğini gösteriyor. Avcı-toplayıcılar tarımsal bir varoluşa dönüştükçe, darı önemli bir erken mahsuldü.

Transavrasya ailesini oluşturan beş grubun kökenleri ve akrabalık derecesi, bilim adamları arasında uzun süredir bir tartışma alanı olmuştur.

98 Trans Avrasya dili vardır. Avrupa, Anadolu, Orta Asya ve Sibirya'nın bazı bölgelerinde Türkçe gibi çok sayıda Türk dilinin yanı sıra Orta ve Kuzeydoğu Asya'da Moğolca gibi çeşitli Moğol dilleri ve Mançurya ve Sibirya'da çeşitli Tunguz dilleri bunlar arasındadır.

Genetik ve arkeolojik kanıtların yanı sıra dilbilimsel analizlere dayanarak, araştırmacılar, çiftçiler kuzeydoğu Asya'ya taşındıkça dillerin kuzeye ve batıya Sibirya ve bozkırlara ve doğuda Kore ve Japonya'ya yayıldığı sonucuna vardılar - göçebelerin doğu bozkırından uzaklaşmaya öncülük ettiğini öne süren geleneksel "pastoralist hipoteze" meydan okuyan bir sonuç.

Araştırma, modern popülasyonların ve kültürlerin karmaşık başlangıcının altını çizdi.

Almanya'daki Max Planck İnsanlık Tarihi Bilimi Enstitüsü'ndeki Arkeolinguistik Araştırma Grubu lideri ve baş yazar karşılaştırmalı dilbilimci Martine Robbeets, "Bir kişinin dilinin, kültürünün veya halkının köklerinin mevcut ulusal sınırların ötesinde olduğunu kabul etmek, bazı insanların henüz yapmaya hazır olmadığı bir tür kimlik teslimiyetidir" dedi.

"Fakat insanlık tarihi bilimi bize tüm dillerin, kültürlerin ve halkların tarihinin genişletilmiş etkileşim ve karışımdan biri olduğunu gösteriyor" diye ekledi.

Araştırmacılar, 98 dil için kelime dağarcığı kavramlarından oluşan bir veri seti tasarladılar, tarımla ilgili miras alınan kelimelerin çekirdeğini belirlediler ve bir dil soy ağacı oluşturdular.

Max Planck İnsanlık Tarihi Bilimi Enstitüsü arkeoloğu ve çalışmanın ortak yazarı Mark Hudson, araştırmacılar Çin, Japonya, Kore yarımadası ve Rusya'nın Uzak Doğu'sundaki 255 arkeolojik alandan elde edilen eserleri karşılaştırarak çanak çömlek, taş aletler ve bitki ve hayvan kalıntılarında benzerlikler aradılar. Ayrıca çeşitli yerlerde bulunan 269 eski tarım kalıntısının tarihlerini de dikkate aldılar.

Araştırmaya göre, kuzeydoğu Çin'deki çiftçiler nihayetinde darıyı pirinç ve buğdayla desteklediler, bu topluluklar MÖ 1300 civarında Kore yarımadasına ve ardından MÖ 1000 civarında Japonya'ya gittiklerinde aktarılan bir tarım paketi.

Örneğin, Güney Kore'deki Yokchido'da bulunan bir kadının kalıntılarının yüzde 95'i Japonya'nın eski Jomon halkından geliyordu, bu da onun son atalarının deniz üzerinden göç ettiğini gösteriyor.

Araştırmacılar, "Araştırmamız, antik DNA'dan yeni kanıtlar geliştirerek, Japon ve Kore popülasyonlarının Batı Liao Nehri soyuna sahip olduğuna dair son bulguları doğrularken, Transavrasya dil ailesinin genetik bir ilişkisi olmadığı yönündeki önceki iddialarla çelişiyor" dedi.

İngiltere, Çin, Çek Cumhuriyeti, Fransa, Almanya, Japonya, Yeni Zelanda, Güney Kore, Rusya, Hollanda ve ABD'den araştırmacılar bulgularını Çarşamba günü Nature dergisinde yayınladılar.
11 Kasım 2021 arkeonews

• Londra metrosundan  çıktıktan sonra eve gitmek için otobüse bindim...Bir sonraki durakta çok iyi giyimli, çok iyi İngi...
11/11/2025

• Londra metrosundan çıktıktan sonra eve gitmek için otobüse bindim...

Bir sonraki durakta çok iyi giyimli, çok iyi İngilizce konuşan, tereyağından kıl çeker gibi kelimelerin üzerine tam basarak telaffuz eden, her haliyle İngiliz sosyetesine mensup bir hanımefendi selam vererek yanıma oturdu.

Hal hatır sorduktan sonra nereli olduğumu sordu. Ben de, 'Hani dünyanın en uzun savaşlarından biri olan ve emperyalist ülkelerin tek bir devleti yok etmek amacıyla aralıksız ve amansızca saldırdığı, adına da 'The war of Gallipoly' -Çanakkale Savaşı denen bir toprak parçasının yer aldığı ülkedenim' dedim.

Sözümü bitirir bitirmez bana doğru dönerek yüzüme hayranlıkla baktı ve "Evet, çok iyi biliyorum, benim dedem de orada hayatını kaybetti ve orada yatıyor. Her sene mezarını ziyaret eder çiçek koyarım. En az 500.000 Britanya'lı,Yeni Zelanda'lı, Avustralya'lı, Fransız ve diğer müttefiklerin hayatını bir hiç uğruna verdiği sonu hüsranla biten bir savaş" dedi, heyecanla.

"Peki yenseydiniz sonu yine hüsranla biter miydi acaba" dedim.

"Beyefendi' dedi ve devamla,
"Bizim oralarda ne işimiz vardı halâ merak ediyorum. Zaten ön cephede savaşanlar gerçek İngiliz'ler değildi ki. Orada bizim kölemiz olan insanlar savaştı. ANZAK'lar ve diğerleri bundan dolayı halâ bizi affetmiyorlar".

Ama TÜRK'ler canları pahasına çok cesurca savaşıp vatanlarını korudular. Bu müthiş savaş ayrıca, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük liderini çıkardı. O MUSTAFA KEMÂL ATATÜRK'tü.

Biz böyle karizmatik bir lidere sahip değildik! Olsaydık, zaten savaşmazdık. O'nun bu dünyaya bırakmış olduğu en büyük slogan, YURTTA BARIŞ, DÜNYADA BARIŞ ilkesiydi.

O büyük Türk lideri dünyada çok büyük çığır açtı. Emperyalizmi kökünden kazıdı. Üzerinde güneş batmayan koskoca Britanya İmparatorluğu bitti. Köle milletler gözlerini açtı devlet haline geldiler.

Hindistan,Tunus, Cezayir, Fas ve daha bir çok milletler O'nun sayesinde özgürlüklerine kavuştular.

“ O eşi bulunmayan bir lider ve devlet adamıdır. Her ülkeye heykeli dikilesi bir insandı o! Benim evimde bile onun hem askeri hem de sivil bir resmi duvarda asılıdır. Ben ona hayranım ve ölünceye kadar da hayran kalacağım. O Tanrı’nın yalnız Türk milletine değil, dünyaya bir hediyesidir. Hiç şüphem yoktur ki, onun karşısında duranlar saman alevi gibi eriyip gideceklerdir. Çünkü O, Tanrının bir sözü ve buyruğuydu. Dünyada her şey değişir ama, Tanrının buyruğu devam eder. Ben şimdiye kadar bu dünyada bir çok cephede savaşıp yıkıntılardan, enkazlardan fakir bir milleti ayağa kaldırıp özgür bir devlet kuran lidere daha rastlamadım. “

Dedi ve bir sonraki durakda ineceğini söyleyerek özür diledi.

Kendisine bu çoook güzel düşünceleri için defalarca teşekkür edip, "Çok değerli bayan, ben aynı zamanda Çanakkale rehberiyim, telefon numaramı alınız ve ziyarete geldiğinizde bir de Çanakkale'yi benden dinleyiniz", dedim.

Otobüsden bir kuğu gibi süzülerek indi. Ben ise, yağmur altında kalmış bir Mısır mumyası gibi sessiz ve halsizdim. İki damla gözyaşı şakaklarıma doğru süzülerek indi. Kendimi tutamadım.

Bu büyük insanın ve güzel vatanımın sevgisi çocukluğumdan beri taa iliklerime kadar işlemişti! Şimdi de gözlerimden bir pınar sızıntısı gibi akıyor, akıyordu. Nice sonra ancak kendime gelebildim.

Aslında beni ağlatan bu muhteşem kadın değildi. O güzel insanı bizim tatlı su prenslerinin hala anlamamış olmasıydı..

Mehmet Çevik
24 Aralık 2015
Londra Hatıraları
Gülrengi

Neden Her Sabah Aynı Kahvaltıyı Yaparken Her Akşam Aynı Yemeği Yiyemeyiz?Her sabah aynı kahvaltıyı yapmak çoğumuza sıkıc...
11/11/2025

Neden Her Sabah Aynı Kahvaltıyı Yaparken Her Akşam Aynı Yemeği Yiyemeyiz?

Her sabah aynı kahvaltıyı yapmak çoğumuza sıkıcı gelmez. Hatta çoğumuz, yıllardır aynı yumurtayı, aynı peyniri, aynı ekmeği yeriz ama konu akşam yemeğine geldiğinde işler değişir.

Her sabah aynı kahvaltıyı yapmak çoğumuza sıkıcı gelmez.Hatta çoğumuz, yıllardır aynı yumurtayı, aynı peyniri, aynı ekmeği yeriz. ama iş akşam yemeğine geldiğinde işler değişir bugün ne pişirsem sorusu birden varoluşsal bir meseleye dönüşür.Peki ama neden?

Bu fark, sadece damak tadıyla değil, tarihsel evrim, beyin kimyası ve biyolojik saatimizle (sirkadiyen ritim) ile ilgilidir. insanlık tarihinde sabah saatleri her zaman işlevsel zamanlar olmuştur.Atalarımız avlanmak, toplayıcılık yapmak veya güne başlamak için sabahın erken saatlerinde enerjiye ihtiyaç duyardı.

Bu yüzden sabah yemekleri, “yakıt alma” anlamı taşırdı.Çeşitlilik değil verimlilik önemliydi.
Ne bulurlarsa onu yer, sonra güne koyulurlardı. Akşam yemeği ise farklıydı.Gün bitmiş, hayatta kalınmış, ateş yakılmış ve kabile bir araya gelmişti.Yemek artık sadece beslenme değil, ödül, paylaşım ve duygusal bağ anlamına geliyordu.Bu yüzden beynimiz, akşam saatlerini “çeşitlilik” ve “zevk” ile ilişkilendirmeye evrimsel olarak alıştı.

Aynı yemeği her akşam yemek bu yüzden duygusal olarak tatmin etmez; çünkü beynimiz o an “ödül” bekler.Aynı yemeği tekrar tekrar yemek, dopamin seviyesini düşürür.Zevk azalır. bu duruma hedonik adaptasyon denir. Sabah kahvaltısı rutin bir “görev” gibi olduğu için dopamin devreye girmez, ama akşam yemeği keyifle ilişkilendirildiği için çeşit arayışı ortaya çıkar.

sabah saatlerinde vücut, yakıt kullanımı ve enerji üretimi için en uygun durumdadır. bu yüzden ne yersek yiyelim vücut onu verimli şekilde işler.ama akşam olduğunda melatonin ve serotonin seviyeleri yükselir; bu da hem rahatlama hem de tatmin arayışını artırır. kısacası sabah işlevsel yeme zamanı, akşam ise duygusal yeme zamanıdır. bu biyolojik döngü, neden kahvaltıda monotonluğu tolere ederken akşam yemeğinde sıkıldığımızı açıklıyor. buna da sirkadiyen ritim deniyor.

yani ne yediğimizin yanı sıra ne zaman yediğimiz de çok önemli aslında. gece uyanık kalanlar ya da vardiyalı çalışanlarda şeker hastalığı obezite ile ilgili çalışmalar var. yani özetle sabahları mecburiyetten akşamları keyiften yeriz. papazın bile her zaman pilav yemediği yerde bizim de yememek hakkımız nihayetinde.

SİNOP GERZE BASKINI...1920 Nisan’ının ilk haftası orta büyüklükte bir tekne, öğlen saatlerine yakın Sinop’un Gerze ilçes...
01/11/2025

SİNOP GERZE BASKINI...
1920 Nisan’ının ilk haftası orta büyüklükte bir tekne, öğlen saatlerine yakın Sinop’un Gerze ilçesinin iskelesine yanaştı. İçinden on dokuz, yirmiyi geçmeyen, bıyıkları yeni terlemiş, siyah giysiler içerisinde, pür silah on yedi genç çıktı. Silahlı gençler önce aksayarak yürüyen reislerini takip ederek, iskelenin 50 metre uzağında, üzerinde hükümet konağı yazılı kaymakamlığa girdiler.

Şehrin çarşısının başlangıcında bulunan kaymakamlığa, Osman ağa’nın geldiğinin duyulması çok uzun sürmedi
ve halk hükümet konağının önünde toplanarak merakla beklemeye başladı.

Binanın içinden önce gürültüler, bağrış çağırışlar geldi. Daha sonra da şehrin Rum eşrafından, zengin ve varlıklı bir şahıs olan Hıristof kaymakamlığa girdi. Gürültüler yeniden sokağa kadar taştı ve bir el silahı duyuldu. Kısa bir süre sonra da Osman ağa dışarı çıkıp çarşıda birkaç Türk’ün dükkânlarına uğradı. Ve adamlarıyla birlikte geldikleri tekneye binerek, iskeleden ayrıldılar. Bütün bunlar birkaç saatin içinde olmuştu. Halk, tekne deniz ufkunda bir nokta haline gelip kayboluncaya kadar limandan ayrılmadan gidenleri seyretti. Osman ağa’nın gittiği haberi hızla, dağlara taşlara uçuruldu...

Kara zıpkalılar hükümet konağına girer girmez, Osman ağa doğruca kaymakamın odasına çıkmış ve O’na bölgedeki en azılı Rum Pontus çetesinin başı olan Hırbo’nun nerede olduğunu sormuş, kaymakamın mıntıka’da astığı astık, kestiği kestik Rum eşkıya hakkında bir şey bilmiyor olması bir tarafa, ileri geri konuşması üzerine, O’nu tartaklamış..

Bu defa, ilçede ileri gelen Rumlardan biri olan Hırbo’nun kayınbiraderi, çetenin baş yardım ve yatakçısı onların her türlü ihtiyaçlarını karşılayan Hristos’u kaymakamlığa çağırtmış. Hristos’a da Hırbo eşkıyalarının yerini sormuş. O da kaymakam gibi bilmiyorum, haberim yok, gibi cevaplar vermiş, bununla da kalmamış, birden celallenip: “Siz kimsiniz? Sizin gibi çetecileri beni sorguya çekmesi ne haddine" der demez Osman Ağa’nın yardımcılarından Mustafa Kaptan’ın tabancası Hristos’un şakağında patlamış.

Giresun Gönüllüleri Müfrezesi Reisi’nin çarşıda alış veriş yapıyor gibi bir iki Türk’ün dükkânına uğraması da muhbir-haber elemanlarıyla görüşmesinden başka bir şey değildi.

Küre Dağları (İsfendiyar) silsilesinin batı uzantısındaki
Dranaz Dağı, Gerze sahillerinden 35-40km içeridedir.
Sinop'u Boyabat üzerinden İç Anadolu'ya bağlayan yol, bu dağdan geçer. Dranaz üzerindeki köylerden biri Bürnük'tür ve bu köyün yakınında yolun kenarında “Kurtlu Hanı” adıyla bir konaklama yeri vardır. (Tamamen ahşap olan Kurtlu Hanı, birkaç sene önce çok eskimiş olduğundan, çökerek yıkıldı.)

Giresun gönüllülerinin Gerze’den ayrıldıkları günün gece yarısını geçen saatlerinde Kurtlu Han’dan dışarı Rumca müzik sesleri, naralar, nidalar gelmekteydi. Aniden hanın kanatlı kapılarının ikisi birden tekmeyle ardına kadar açıldı. Hanın içini idare lambaları ile yanan ocağın alevleri aydınlatıyordu. Hırbo ve otuz altı Rum eşkıyası burada çalgılar eşliğinde çengi oynatmaktaydılar.

Osman Ağa’nın içeri girişi ile eşkıyanın hepsi buz kesilir. Hiçbiri duvarda asılı olanlar şöyle dursun, yanlarında duran mavzerlerine bile davranamazlar. Kara zıpkalılar karşılarındadır...

Rum Pontus’lular büyük küçük bütün dillerini yutmuş, gözleri fal taşı gibi dışarı fırlamış haldeyken, Osman Ağa'nın sesi hanın duvarlarında çınlar:

—Ulan palikarya enikleri! Türk köylerinde korumasız insanları soyar soğana çevirir, onlara zulüm ve tecavüzlerinizin zaferi diye mi burada alem yapıp çengiler oynatırsınız?... Yunan’ın İzmir'e İngiliz’in Samsun'a çıkmasıyla şımarıp bu toprakların efendisi mi olacağınıza aklınız kesti? Nankör kefereler, şimdi ben sizin gibi köçeklere nasıl avrat gibi oynatılacağını gösteririm! Soyunun hepiniz! Dümbelekçiler! Sizde biraz önceki Rum gıygıyını çalın!

Ocak başında bulunan, ekmek ve yufka pişirmede kullanılan 6-7 sacı işaret ederek, Giresun Gönüllülerine, "Şunları ısıtıp salonun ortasına koyun!"emrini verir.

Nihayet Hırbo’nun dili çözülür:
—Ağam, etme eyleme, biz ettik sen etme, bağışla...
—Ulan Türk düşmanı Hırbo, seni artık bütün Rum kiliselerinin duaları bile kurtaramaz, yaltaklanıp durma...

Uzun sürmez, Kurtlu Han'dan gruplar halinde yükselen mavzer sesleri, karanlıkları deler gibi civardaki ormanlar ve hana yakın köylerde yankılanır.

Gün ağardıktan çok sonra, gene de korka korka Kurtlu Hanı'na girebilen civardaki Türk ve Rum köylüler, Hırbo ve adamlarının cesetlerini irkilerek izlemekten, salonun duvarına kömürle yazılmış yazıyı epey geç fark ederler.

“Rum Pontus’lular! Vatana ihanet edenler ve Türk ahaliye eziyet çektirenler yerlerde gördükleriniz gibi tepelenecektir.”

Giresun Müdafai Milliye Reisi
Osman Ağa.

Resimde: Milis Yarbay Osman Ağa ve Milis Teymen Mustafa Kaptan.

"Evren bir Beyin mi?" ya da "Kozmik Nörobiyoloji" olarak bilinen düşündürücü bir hipoteze işaret etmektedir.Bu konuyu bi...
31/10/2025

"Evren bir Beyin mi?" ya da "Kozmik Nörobiyoloji" olarak bilinen düşündürücü bir hipoteze işaret etmektedir.
Bu konuyu bilimsel felsefi bir makale formatında ele alalım:
🧠 Evren bir Beyin Hücresi midir?
Kozmik ve Nöral Ağlar Arasındaki Şaşırtıcı Yapısal Benzerlikler Üzerine Spekülatif Bir Deneme
Özet
Gözlemlenebilir evrendeki galaksi ve galaksi kümelerinin oluşturduğu Kozmik Ağ (Cosmic Web) yapısı ile insan beynindeki nöronların oluşturduğu Sinir Ağı (Neural Network) yapısı, tamamen farklı büyüklük ve oluşum mekanizmalarına sahip olmalarına rağmen, çarpıcı düzeyde benzerlikler göstermektedir. Bu makale, bu yapısal paralelliklerin ardındaki fiziksel, matematiksel ve felsefi çıkarımları inceleyerek, "Ya başka bir canlının beyin hücresinde yaşıyorsak?" sorusunun sunduğu Nörobiyolojik Evren Hipotezini tartışmaktadır.
1. Giriş: Ölçekler Arası Paralellik
İnsan beyni, yaklaşık 86 milyar nöron ve trilyonlarca sinaptik bağlantıdan oluşur. Evren ise milyarlarca galaksi ve galaksi kümesinden oluşan, 13.8 milyar yıllık devasa bir yapıdır.
2020 yılında İtalya'daki Bologna Üniversitesi'nden Franco Vazza ve Verona Üniversitesi'nden Alberto Feletti'nin yürüttüğü bir araştırma, her iki sistemin karmaşıklığını sayısal olarak karşılaştırmıştır:
* Evren: Galaksi kümelerinin oluşturduğu filamentler (ipliksi yapılar) ve boşluklar.
* Beyin: Nöronların akson ve dendrit bağlantıları ve aralarındaki boşluklar.
Araştırmacılar, bu iki ağın bilgi yoğunluğu ve ağ bağlantı yapıları açısından şaşırtıcı derecede benzer bir karmaşıklık sergilediğini ortaya koymuştur. Bu yapısal simetri, doğada farklı güçlerin (biyoloji ve kütleçekimi) benzer örüntüler oluşturma eğilimini göstermektedir.
2. Fiziksel ve Matematiksel Temeller: Neden Benzerler?
Bu benzerliklerin nedeni, biyolojik veya kozmik bir kaderden ziyade, sistemlerin kendi kendini organize etme (self-organization) eğilimine sahip olmasıdır.
A. Fraktal Geometri ve Ağ Teorisi
Hem evren hem de beyin, fraktal yapılara benzer özellikler gösterir; yani, yapının küçük bir kısmı bütüne benzer bir örüntü sergiler. Matematiksel olarak, bu tür karmaşık ağların gelişimi genellikle aynı evrim kurallarına uyar:
* Verimlilik: Hem evren hem de beyin, bilgiyi veya enerjiyi en kısa yoldan ve en verimli şekilde iletmek üzere yapılanmıştır.
* Ölçekten Bağımsızlık: Bir sinir ağı da, kozmik bir ağ da, karmaşık yapıyı oluşturmak için yerel bağlantıları optimize etme eğilimindedir. Bu, yapıların büyüklükleri ne olursa olsun benzer topolojik (şekilsel) özellikler geliştirmesine yol açar.
B. Nörobiyolojik Evren Hipotezi (Spekülatif)
Bu yapısal benzerliği en uç noktaya taşıyan felsefi hipotez, Evrenin kendisinin devasa, bilinçli veya bilinçsiz bir varlığın sinir ağının bir parçası olduğu fikridir.
Bu hipotez, evrenin genişlemesini, bilgiyi işleme veya "öğrenme" sürecinin bir yan ürünü olarak yorumlar. Eğer evren bir beyin ise, bilinç dediğimiz olgu, bu devasa sistemin kendi kendini fark etme veya enformasyon işlemleme sürecinin bir parçası olabilir.
3. Felsefi Çıkarımlar: Simülasyon ve Bilinç
Bu benzerlikler, en başta sorulan "Ya başka bir canlının beyin hücresinde yaşıyorsak?" sorusunu iki ana felsefi tartışmayla birleştirir:
1. Simülasyon Hipotezi:
Bu senaryo, Nick Bostrom'un Simülasyon Argümanı ile örtüşür. Eğer yeterince gelişmiş bir uygarlık (veya canlının beyni) kendi içinde, evrenimizdeki fizik yasalarına sahip bir sanal gerçeklik oluşturabilirse, bizler de o beyindeki bir nöronun içindeki simüle edilmiş bilinçler olabiliriz. Bu, yalnızca bir benzetme değil, varoluşsal bir kademelenme olasılığıdır.
2. Panteizm ve Bütünsel Bilinç:
Bu görüş, evrenin mekanik bir sistemden çok, yaşayan, kendi kendini organize eden bütünsel bir organizma (bir nevi Gaia Hipotezi'nin kozmik versiyonu) olduğu fikrini destekler. Eğer en büyük ve en küçük ölçekler arasında bu kadar derin yapısal benzerlik varsa, evrenin düşünce veya hesaplama gibi temel bir işlevi olması gerekebilir. Bizim bilincimiz, bu Kozmik Bilincin milyarlarca bağlantı üzerinden akan bilgi akışının lokalize bir yansıması olabilir.
4. Sonuç: Evrenin Dokusunu Yeniden Düşünmek
Evren ve beyin arasındaki yapısal paralellikler, şüphesiz bilimsel ve matematiksel olarak ilginçtir. Bu benzerlikler, doğanın farklı boyutlarda bile olsa, karmaşıklığı ve verimliliği esas alan temel bir örüntüye sahip olduğunu gösterir.
Ancak bu örüntüden yola çıkarak "bir beyin hücresinde yaşıyoruz" sonucuna varmak, bilimsel bir kanıt değil, felsefi bir spekülasyondur. Yine de bu tür hipotezler, bizi gerçekliğin doğası, bilinç ve evrenin nihai amacı gibi en temel soruları sormaya iterek bilişsel kozmoloji alanında yeni düşünce kapıları açar.
Belki de bu benzerlik, Evrenin kendisinin, madde ve kütleçekimi aracılığıyla bilgi işleyen devasa, yavaş bir bilgisayar veya organizma olduğunu gösteren nihai ipucudur.

Halbuki Musa peygamber.Rabbânî Yahudilik Musa'nın MÖ 1391–1271 aralığındaYsadigini yazar. Sargon milattan önce 2350 yılı...
17/09/2025

Halbuki Musa peygamber.
Rabbânî Yahudilik Musa'nın MÖ 1391–1271 aralığında
Ysadigini yazar. Sargon milattan önce 2350 yılı

"Ben Agade'nin Kralı Büyük Sargon!"

"Annem Yüksek Bir Rahibe idi.
Babamı Bilmiyorum.

Yüksek Rahibe Annem Beni Gizlice Doğurdu.

Beni Bir Kamış Sepete Koydu. Onu Ziftle Kapladı.
Beni Nehre Bıraktı. Dışarı Çıkamayacaktım.
Nehir Beni Sürükleyerek Su Çekici Akki'ye götürdü.
Akki Beni Sudan Çıkardı. Kendi Oğlu Gibi Büyüttü Beni."
(M.Ö 2334- 2279)

- Sargon'un annesi yüksek rahibe idi. Kralın sarayında görev yapmakta idi. Bir gece rahipler tarafından tecavüze uğradı. Bir çok rahip Sargon'un annesine tecavüz etmişti. Anne kimseye bunu söylemedi çünkü, kimseyi inandıramazdı. Bunu bir sır olarak sakladı. Kral Urzababa'nın sarayında 9 ay sonra anne, Sargon'u gizlice doğurdu. Kimselere göstermeden zift ile kapladığı sepete koyup Dicle'nin sularına bıraktı. Sepet zift ile kaplı olduğu için, su çekmeden kuytu bir yerde sabit durdu.
Dicle nehrinde çamaşır yıkayan ve çocuğu olmayan bir kadın tarafından bulundu. Bu kadın aynı zamanda saray cariyelerinden biriydi. Çocuk saraya tekrar dönmüş oldu. Anne yine oğluna kavuşmuş ve onu gizlice emzirmişti. Bu sırrını sadece bakıcı anne biliyordu. Sargon sarayda, saray adetlerini, sarayın siyasi, askeri ve diğer öğretilerini almıştı. Hem askeri bir deha hem de inanılmaz bir insan gücüne sahipti. Kral Urzababa savaşa giderken sarayı ona emanet ederdi. Büyümüş yetişkin bir erkek olmuştu. Annesi ona yıllardır saklamış olduğu sırrı söyledi. Sargon bu olay karşısında müthiş bir öfke duymuştu. Bu öfke Sargon'da müthiş bir intikam hırsına dönmüştü. Kraldan habersiz kendi ordusunu kurmaya başlamıştı. Kral Urzababa savaşa gitmişti. Fakat Sargon ve adamları bu savaşa katılmadı. Kral bu savaşta yenildi.
Sargon ise sarayda bütün rahipleri öldürmüş, sarayı ele geçirmişti. Sargon M.Ö 2350 yılında kralı da öldürerek Akad'ın Kralı olmuştu. Tarihte yeni bir sayfa açılmış ve Büyük Sargon veya I. Sargon dönemi başlamış oluyordu. Bu doğum efsanesi Otto Rank'ın 1909 yılındaki tespitine göre antik dünya literatüründeki Musa, Karna ve Oedipus'un doğumlarıyla da benzerlik gösterir.
Hikaye Neo-Asur dönemine ait bir kil tablette geçmektedir. Tablet, Asur Kralı Asurbanipal'in kişisel kütüphanesinde bulunmuştur.

Prof. Dr. İlber Ortaylı: Fırat ve Dicle havzasında boşalan köylere Uygur ve Kırgızlar doldurulmalı!Prof. Dr. İlber Ortay...
28/08/2025

Prof. Dr. İlber Ortaylı: Fırat ve Dicle havzasında boşalan köylere Uygur ve Kırgızlar doldurulmalı!

Prof. Dr. İlber Ortaylı, ‘Su savaşları’ başlıklı köşe yazısında, Fırat ve Dicle havzasında boşalan köylere Uygurlu çiftçiler ile Kırgız hayvancıların doldurulması gerektiğini söyledi.

Prof. Dr. İlber Ortaylı su savaşlarının petrol savaşlarından daha önemli olduğuna değindiği bir yazıyı kaleme aldı. Yurdun farklı noktalarında patlak veren su krizlerine değinen Ortaylı, bu sorunun mutlaka çözülmesi gerektiğini ifade etti. Fırat havzasının kritik önemine atıfta bulunan Ortaylı bu havzanın hakimiyetini korumak zorunda olunduğunu kaydetti.

Fırat ve Dicle havzasında boşalan köylere Uygurlu çiftçilerin, hayvancılık konusunda uzman olduğunu belirttiği Kırgızların getirilmesi gerektiğini kaydeden Ortaylı, aynı zamanda Urfa vadisinin de yabancılara satılmasının durdurulması gerektiğini kaydetti.

Ortaylı’nın yazısından ilgili kısımlar şu şekilde oldu:

“Toprağı ve suyu tüketen ürünler (mısır, yonca) için açılan kuyuların akıbeti ortadadır. Bu yanlış uygulamaların son bulması gerekir. Konya Ovası artık zirai bölge olma özelliğini yitiriyor.

Çukurova’nın verimsizliğini de sert mali tedbirlerle gidermek zorundayız. Akdeniz’in en bereketli ve geniş ovası, en akılcı şekilde değerlendirilmelidir. Bundan daha acil bir program düşünülemez.”

“Fırat ve Dicle havzası, Türkiye için hem teknik hem demografik hem de siyasi açıdan hayati önem taşır. Burada boşalan köyler, vakit kaybetmeden Asya’daki kardeş potansiyel nüfusla doldurulmalıdır.

Çin’in nükleer denemeleriyle yıpratılan bereketli Uygur bölgesinin çalışkan çiftçileri kısa zamanda Türkiye’ye getirilmelidir. Hayvancılık konusunda uzman Kırgızların da bu topraklarda faaliyet göstermesi gerekir.”

“Urfa vadisinin yabancılara satışı sadece durdurulmamalı; satılmış olan araziler de mutlaka geri alınmalıdır. Bu bölgede yabancı sermayeye izin verilemez. Terör örgütünün bir dönem hâkimiyet kurmaya çalıştığı bölgelerde en ufak bir taviz verilmemelidir. Doğu Akdeniz kıyıları ise Türkiye’nin elinde kalmak ve tutulmak zorundadır.”

Bir gün, Spinoza sinagoga girer.***Amsterdam’da 1656 yılının temmuz ayında, 23 yaşındaki Baruch Spinoza, Avrupa’nın en g...
22/08/2025

Bir gün, Spinoza sinagoga girer.

***

Amsterdam’da 1656 yılının temmuz ayında, 23 yaşındaki Baruch Spinoza, Avrupa’nın en güçlü sinagogunun önünde durdu, içeri girmeden derin bir nefes aldı.

Dışarı çıktığında bir daha asla aynı insan olmayacağını biliyordu.

Avrupa Yahudiliğinin merkezinde, en etkili din adamlarına açıklamak üzere olduğu şey sadece felsefi bir keşif değildi.

Bu, insanlığın bin yıldır içinde kilitli kaldığı zihinsel hapishanenin anahtarıydı.

Bu erkeklerin inşa ettiği, sürdürdüğü ve sadece onların işine yarayan bir hapishaneydi.

Spinoza, dünyadaki her dinsel kurumun umutsuzca sonsuza dek gömülü kalması için dua ettiği şeyi ortaya çıkarmıştı.

Spinoza, Tanrı’nın var olmadığını söylemedi.

Çok daha kötü bir şey yaptı: *Dinlerin Tanrı’sının politik bir icat olduğunu kanıtladı.*

Neden tüm dünya dinlerinin bu kadar benzer bir yapısı var?

Neden hepsi sizinle, ilahi olan arasında aracılara ihtiyaç duyuyor?

Neden hepsi, Tanrı adına konuştuklarını iddia eden adamlara mutlak itaat talep ediyor?

Spinoza bu soruların cevabını keşfetti.

Tanrı sonsuzsa nasıl yaratığından ayrı olabilir?

Eğer Tanrı mükemmelse neden ibadete ihtiyaç duysun?

Eğer Tanrı sevgi doluysa neden cehennemi yarattı?

Ve sonra her şeyi değiştiren o soru geldi.

Eğer Tanrı, olacak her şeyi biliyorsa neden her şey tam da bildiği gibi gerçekleştiğinde kızıyor?

Spinoza, tüm organize dinin sinir uçlarına, tüm kontrol sistemini destekleyen temel çelişkiye dokunmuştu.

Eğer Tanrı, kutsal kitaplarin iddia ettiği gibi gerçekten sonsuz, her yerde ve ebediyse o zaman bir yerde olamaz, her yerde olmak zorundadır.

Eğer Tanrı gerçekten mükemmelse hiçbir şey arzulayamaz çünkü arzu eksiklik anlamına gelir ve mükemmellikte eksiklik olamaz.

Eğer Tanrı gerçekten ebediyse fikrini değiştiremez çünkü değişim zaman anlamına gelir ve ebediyet zamanın ötesindedir.

Ama o zaman kimdir bu sinirlenen, pişman olan, anlaşmalar yapan, cezalandıran ve ödüllendiren Tanrı?

Kimdir bu tam olarak huysuz bir kral gibi davranan Tanrı?

Kutsal kitapların Tanrı’sı, Tanrı değildir.

O, politik gücün insani yansımasıdır.

Spinoza’nın keşfettiği şey sadece felsefi değildi, binlerce yıldır işleyen mükemmel bir sosyal mühendislik planıydı.

Bir kontrol mimarı gibi düşünün.

Ordular olmadan milyonlara nasıl egemen olursunuz?

Onları nasıl gönüllü olarak sizin için çalıştırırsınız?

Onların, onlara zarar verse bile sisteminizi savunmalarını nasıl sağlarsınız?

Basit.

Görünmez bir Tanrı yaratın.

Her zaman izleyen ama asla gözlenemeyen bir Tanrı.

Din adamlarına hitaben devam etti: Sürekli yargılayan ancak yargı kriterleri sadece sizin tarafınızdan yorumlanabilen bir Tanrı.

Koşullu seven bir Tanrı.

O sadece din adamlarının belirlediği kurallara uyanları sever.

Şiddetle cezalandıran bir Tanrı ve tesadüfen, onun adına cezaları uygulayan sizsiniz.

Cömertçe ödüllendiren bir Tanrı ve ne tesadüf, bu ödüllerin nasıl dağıtılacağına karar veren, dağıtımı kontrol eden sizsiniz.

Dahası, bu Tanrı’nın bir egosu vardı.

Kıskanıyordu.

Fikrini değiştiriyordu.

Politik anlaşmalar yapıyordu.

Kabile kriterlerine göre favori halklar seçiyordu.

Mali haraçlar talep ediyordu.

Başka bir deyişle, tam olarak tapınılmak isteyen dünyevi bir kral gibi davranıyordu.

Ve bu Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcileri, tesadüfen, krallar gibi yaşıyorlardı.

Altın saraylar, lüks kıyafetler, tebaalarının yaşamı ve ölümü üzerinde mutlak güce sahipler.

Bu sistemin en parlak yanı, kendini sürekli kılmasıydı.

İnsanlar ne kadar çok acı çekerse o kadar çok manevi teselliye ihtiyaç duyarlar.

Ne kadar çok manevi teselli ararlarsa o teselliyi sağlayanlara o kadar bağımlı hale gelirler.

Ne kadar bağımlı hale gelirlerse teselliyi verenlere o kadar çok güç verirler.

Bunların ne kadar çok gücü olursa insanları acı çektirecek durumlar yaratma yetenekleri o kadar artar.

Bu mükemmel bir iş modelidir.

Sorunu yarat sonra çözümü sat.

Yarayı aç, merhemi sat.

Korku üret, korunma sat...
Mafya gibi...

Doğu Karadeniz Dağlarında ‘Ağır Su’ Tespit EdildiTrabzon’un da içinde bulunduğu Doğu Karadeniz dağlık alanlarında yapıla...
12/06/2025

Doğu Karadeniz Dağlarında ‘Ağır Su’ Tespit Edildi

Trabzon’un da içinde bulunduğu Doğu Karadeniz dağlık alanlarında yapılan jeolojik araştırmalarda, radyoaktif izotoplar içeren ve bilim dünyasında ‘ağır su’ olarak bilinen nadir bir su türüne rastlandı. Keşif, bölgenin yer altı kaynakları açısından taşıdığı potansiyeli bir kez daha gündeme getirdi.

Uzman ekipler tarafından gerçekleştirilen incelemelerde, bu suyun özellikle nötron yavaşlatıcı özelliği sayesinde nükleer reaktörlerde ve bazı bilimsel araştırmalarda kullanıldığı ifade edildi. Doğu Karadeniz’deki bu bulgunun, Türkiye’nin doğal kaynak haritasında yeni bir başlık açabileceği belirtiliyor.

Yetkililer, bölgedeki ağır su rezervlerinin miktarına ve niteliğine ilişkin çalışmaların sürdüğünü, çevresel ve stratejik boyutların dikkatle ele alındığını vurguladı. Özellikle enerji, tıp ve ileri teknoloji alanlarında bu kaynağın değerlendirilmesinin, ülke ekonomisine uzun vadeli katkı sağlayabileceği kaydedildi.

Jeologlar ve yer bilimciler, bu tür doğal kaynakların varlığının Doğu Karadeniz’in yalnızca tarım ve turizmle değil, yer altı zenginlikleriyle de önemli bir merkez haline gelebileceğine işaret ettiğini söylüyor.

Afrika Çölünün Kalbinde Sarsıcı Bir KeşifSahra’nın amansız güneşi altında, Takarkori Mağarası’nın çorak ve ıssız derinli...
04/06/2025

Afrika Çölünün Kalbinde Sarsıcı Bir Keşif
Sahra’nın amansız güneşi altında, Takarkori Mağarası’nın çorak ve ıssız derinliklerinde, arkeologlar insanlık anlayışımızın temellerini sarsabilecek bir gizemi gün yüzüne çıkardı. 7.000 yıldan daha eski iki mumya, olağanüstü bir şekilde korunmuş hâlde ortaya çıkarıldı.
Ancak bilim dünyasını asıl şaşırtan şey, bu kadınların yaşı değil…
DNA’ları.

Çünkü bu DNA, bilinen hiçbir insan türüyle eşleşmiyor.

2 Nisan 2025’te Nature dergisinde yayımlanan araştırma, büyüleyici bir hipotezi gündeme getiriyor: Bu kadınlar, insan soy ağacımızın unutulmuş bir dalına, binlerce yıl boyunca Sahra’nın aşılmaz doğal engelleri ardında izole kalmış paralel bir insan soyuna ait olabilirler.

Genetik analizler kesin konuşuyor: Bu bireylerle çevre halklar arasında herhangi bir akrabalık bağı bulunamadı. Bu soy hattı, günümüz insanlarından yaklaşık 60.000 yıl önce ayrılmış olabilir.
Daha da şaşırtıcı olanıysa, DNA’larında Neandertal izleri bulunması — farklı insan türlerinin bir zamanlar karşılaşıp, belki de birbirlerini sevip melezleştiği eski bir dünyanın izleri…

Bu zamanın ötesine yapılan yolculuk, iç kulakta bulunan ve “os pétreux” (taşsı kemik) olarak bilinen yapının olağanüstü DNA koruma özelliği sayesinde mümkün oldu.
Adeta çölde rüzgârın koruduğu buruşmuş bir sayfa gibi, insan evriminin unutulmuş bir bölümü yeniden açıldı önümüze.

Address


Opening Hours

09:00 - 17:00

Telephone

+905052411301

Website

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Dr "Şükrü Aydemir-Çepnioğlu" posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Practice

Send a message to Dr "Şükrü Aydemir-Çepnioğlu":

  • Want your practice to be the top-listed Clinic?

Share

Share on Facebook Share on Twitter Share on LinkedIn
Share on Pinterest Share on Reddit Share via Email
Share on WhatsApp Share on Instagram Share on Telegram