14/02/2026
“KIZIMI SEVMİYOR MUYUM ?”
“Kızıma karşı öfkemi tutamıyorum. Sonra odama geçip ağlıyorum. Acaba kızımı sevmiyor muyum Cemile hanım ?”
Seans odasında bu cümleyi kuran anne aslında kızına değil, kendi geçmişine ağlıyordu...
İnsan kendi evladını sevmez mi? İtiraf etmesi zor belki ama evet… bazen olur. Ama bu, buzdağının görünen kısmıdır. Yüzeyde bir sevgi sorgulaması gibi görünse de çoğu zaman derin bir anlaşılmamışlığın ifadesidir.
Terapilerde anne–kız çatışmalarını sıklıkla görüyorum. Çok küçük yaşta başlıyor ve genellikle ergenlikte tırmanışa geçiyor. Bu sadece bir “disiplin sorunu”, “ergenlik dönemi” ya da “karakter çatışması” değil. İyi bir psikolog bilir ki bu çatışmalar yalnızca bugüne ait değildir; kuşaklar boyunca taşınan çözülmemiş bağlanma yaralarına ve aile sistemindeki dinamiklere dayanır.
Meşhur amcamız Bowlby’nin bağlanma kuramını bilirsiniz. Bize şunu söyler: Küçükken sana bakım veren kişiyle kurduğun ilişki, yetişkinlikteki yakın ilişkilerini ve ebeveynlik tutumlarını derinden etkiler. Sorunlu her bağlanma, kendi evladınla ilişkini sen farkında olmadan şekillendirebilir diyor yani.
Eğer sen annen tarafından yeterince duyulmamış, sık eleştirilmiş ya da duygusal olarak yalnız bırakılmış bir kadınsan; kendi kızının bazı davranışları karşısında aşırı tepkiler verebilirsin. Çünkü tetiklenen yalnızca çocuğunun bugünkü davranışı değil, geçmişte aldığın yaralardır.
Ne tuhaf değil mi şu psikoloji? Anne, kızında kendi çocukluğunu görür. Kızının itirazı, onun geçmişte edemediği itirazı; kızının özgürlüğü, onun bastırılmış yanını temsil eder. İşte buna nur topu gibi bir “aktarım” diyoruz. Anne, bilinçdışında kendi annesiyle yaşadığı çatışmayı kızına yönlendirebilir. Çocuk, annesinin hayal kırıklığının taşıyıcısı oluveriyor. Yani mesele sevgi eksikliği değilmiş...
Şimdi gelelim zurnanın zırt dediği yere. Bu annenin geçmiş travmaları yetmezmiş gibi, üstüne aile içinde yalnızlaşmaya başlar. “Triangulation” yani üçgen bir ilişki oluşur. Genelde baba daha rahat, daha esnek bir figürdür. Anne sınır koyar, düzen sağlar, katı ve disiplinlidir. Çocuk doğal olarak kendisini daha az zorlayan ebeveyne, yani babaya yönelir.
Baba–kız yakınlaştıkça anne yalnızlaşır. “Şu çocuğu bir sevemedin gitti”, “Hayret, nasıl öpebildin?”, “Gitme şu kızın üstüne” diye diye anne hepten kontrolü kaybeder. Anne eleştirildikçe, şaka yollu küçümsendikçe savunmaya geçer.
Bu da iki yoldan biriyle olur: Ya daha fazla öfke ve kontrol doğar, ya da duygusal geri çekilme başlar. Ya daha çok bağırır, “polis” anne olur, ya da küserek cezalandırır.
Bir süre sonra anne şunu hisseder: “Bu evde herkes birbirini anlıyor, bir tek ben yanlışım. Ben kötü bir anneyim, çocuk bile babasını tercih ediyor”. Ve işte tam burada değersizlik duygusu konuşur.
Seansın bir yerinde anne şöyle demişti: “Bazen ona sarılmak istemiyorum. İçimden gelmiyor. Sonra kendimden utanıyorum”.
Aslında o an sevgi kaybolmamıştır. Kaybolan şey güvenli bağ kurabilme kapasitesidir. Çocuğuna sarılabilmesi için annenin önce “regülasyon” yapması lazım. Sürekli tetiklenen, destek görmeyen, eleştirilen bir anne bir noktadan sonra tükenir. Peki regülasyon nedir ? Duyguyu dengelemektir. Duyguyu susturmak değil, duygunun içinde kaybolmamaktır.
Peki nasıl regüle edecegiz bu duyguyu ? Önce bedeni sakinleştir, nefes al. Sonra çocuğundan uzaklaş, dur ve bir mola ver. Duyguna isim ver : “Şu an öfkeliyim, kırgınım” de. Geçmiş ve bugün ayrımı yap : “Şu an sinirliyim ama bu şimdinin duygusu değil, eski bir yara”. Ve Kendine şefkat göster : “Şu anda zorlanıyorum ve bu insanî bir durum”.
Bu yüzden öfkeli bir anne gördüğünüzde, çözüm ne çocuğu düzeltmek, ne de anneyi eleştirmek. Önce annenin elinden tutmak gerekir. Onun yüreğine temas etmek. Anne kendi çocukluğunu anlamaya başladığında, kendine şefkat göstermeyi öğrendiğinde, içindeki küçük kız yavaş yavaş sakinleşir.
Ve içindeki çocuk sakinleştikçe, kendi kızına olan yaklaşımı da yumuşar.
Çocuğunu daha çok sevmeye çalışmadan önce, kendi çocukluğunu sevmekle işe başlayabilirsin. Kendini ödüllendirerek, kendi hikâyeni onurlandırarak…
İnsan evladı her bir Anne kötü değildir. Tetiklenmiştir. Kızı ise düşman değildir. Aile sisteminin yükünü taşımaktadır.
Eğer “Kızımı sevmiyor muyum?” diye ağlıyorsan, aslında sevginin hâlâ orada olduğunu kanıtlamışsındır. Çünkü sevgi yoksa suçluluk da olmaz.
Kuşaklar boyunca taşınan yükler vardır. Ama bir kuşakta fark edilirse, zincir orada kırılır.
Zeyneb’ime baktığımda bazen nazarım değecek diye korkuyorum. Öyle seviyorum ki, Allah’ım bir insan daha fazla nasıl sevebilir diye sevgimden ağlıyorum. Güldüğünde içim dolup taşıyor, ağladığında ciğerim sökülüyor. Onun inadını bile seviyorum, hırçınlığına bayılıyorum. Aferin ne istediğini biliyor, inatla istiyor kerata diye gururlanıyorum. Aslında çok iyi biliyorum. Onunla birlikte, geçmişte bir yerlerde gizlenmiş, herkese şirin görünmeye çalışan, sevilmek isteyen o beyaz önlüklü küçük kızı da seviyorum...
Belki de annelik, kızını büyütürken içindeki küçük kızı da iyileştirebilmektir. Ve belki de en büyük cesaret, “Annem elinden geleni yaptı, onun da yaraları vardı. Ve ben ondan kalan yarayı burada bitireceğim” diyebilmektir.
Cemile Tetik ❤️