03/02/2026
Bazı hikâyeler denizde başlar… ama karanlığı kıyıya vurur. Bu hikayedeki inciler çocuklarımız…
İstiridye için denizde görünmeyen istilalar vardı; sessiz, soğukkanlı ve sabırlıydı. Tuzlu su genzini yaktı, yosunlar kabuğunu ağırlaştırdı, ama şikâyet etmedi. Çünkü burası onun dünyasıydı. Doğduğun yer bazen en çok yaralayan yer olurdu zaten.
Her darbeden sonra kabuğunu kalınlaştırdı. Çeperini yeşil yosunlarla kapladı; dışarıdan bakıldığında çirkin, içeride ise neredeyse kutsal bir beyazlık saklıydı. Umudunu, masumiyetini, geleceğini… Hepsini tek bir taneye hapsetmişti: inciye.
İnciyle yaşamak zordu. Hareket etmek ağır, kaçmak neredeyse imkânsızdı. Ama istiridye vazgeçmedi. Sarp bir ağacın köklerine tutundu, küçük bir limanın gölgesinde saklanmaya çalıştı. Rahat değildi; ama yeminliydi.
İnci korunacaktı.
Büyük balıklar geldi. Güçlüydüler, kalabalıktılar, açgözlüydüler. Hazinenin kokusunu almışlardı. Defalarca yokladılar kabuğu; çatlak aradılar. Küçük istiridye direndi. Çünkü bazı şeyler kaybedilirse, geriye sadece kabuk kalırdı.
Sonra balık olmayan bir şey geldi.
Bir el…
Bu el ne açtı ne de vahşiydi; temiz görünüyordu. Sözler fısıldadı, vaatler verdi. “Koruyacağım” dedi. “Güvende olacak.” Kabuğa zarar vermedi, kırmadı. Sadece içeri uzandı.
İstiridye ağladı. Deniz sustu. Kökler gevşedi.
El, inciyi aldı.
Sonra dosyalar açıldı…
İncinin nereden alındığı, kaç istiridyenin susturulduğu, hangi ellerin beyazlığı kirlettiği yazılıydı o dosyalarda. Ama isimler bulanıktı. Sayfalar eksikti. Bazı eller hiç görünmüyordu. Bazıları ise çoktan yıkanmıştı.
Kirli eller, incilerin üzerinde gezdi.
Bazıları buna “ticaret” dedi.
Bazıları “rıza” yazdı kenara.
Bazıları sustu.
İstiridye hâlâ orada.
Kabuk yerinde… ama içi boş.
Ve deniz ilk kez şunu fark etti:
Asıl skandal, incinin çalınması değil;
onu koruyacakmış gibi uzanan ellerdi.