Uzman Klinik Psikolog Özkan Yiğit

Uzman Klinik Psikolog Özkan Yiğit Teşvikiye, Sezai Selek Sk. Nişantaşı / İSTANBUL

0 531 937 79 54

İnsanın kendi varlığına biçtiği değer, ruhsal sağlığının sarsılmaz temel taşlarından biridir. Ancak bazen bu temel, henü...
20/04/2026

İnsanın kendi varlığına biçtiği değer, ruhsal sağlığının sarsılmaz temel taşlarından biridir. Ancak bazen bu temel, henüz çocukluk yıllarında atılan yanlış adımlarla zayıflayabilir. Değersizlik temel inancı, bireyin kendi benliğini derin bir yetersizlik, kusurluluk ve sevilmeye layık olmama süzgecinden geçirmesidir. Bu inanç, kişinin dış dünyadan bağımsız olarak, en derininde kendini “eksik” veya “hatalı” şeklinde yorumlamasıyla içselleşir. Zaman içinde bu bakış açısı, yalnızca kişinin kendilik algısını değil; ilişkilerini, kararlarını ve duygusal dayanıklılığını da etkileyebilir.

Bu olumsuz temel inancın kökenleri genellikle ilk olarak ebeveyn ve erken çocukluk çevresinin tutumlarıyla oluşmaya başlar. Koşullu sevgiyle büyüyen, sürekli eleştirilen veya ihmal edilen bir çocuk yaşadığı olumsuzlukları dış dünyaya değil, kendi varlığının bir ayıbı olarak yorumlamaya eğilimlidir. Zamanla bu dış sesler içselleştirilir ve yetişkinlikte kişinin kendisine fısıldadığı “ben değersizim” iç sesine dönüşür. Bu iç ses çoğu zaman görünmezdir; ancak kişinin kendine yaklaşımında, başarısızlık karşısındaki tepkilerinde ve yakın ilişkilerdeki kırılganlığında etkisini açıkça gösterir.

Bu olumsuz köklü inanç biçimi, depresyona zemin hazırlayan en önemli odaklardan biridir. Kişi öz değerini yitirdiğinde, yaşama ve geleceğe dair motivasyonunu da kaybeder; çünkü kendi varlığını geliştirilmesi gereken bir potansiyel değil, aşılması güç bir engel olarak görmeye başlar. Yetersizlik ve kusurluluk hissiyle beslenen bu süreç, bireyi sosyal izolasyona ve yıkıcı bir öz-eleştiri döngüsüne hapseder. Bu bağlamda depresyon, söz konusu içsel boşluğun psikolojik bir yansıması olarak kabul edilebilir. Elbette depresyon çok boyutlu bir ruhsal süreçtir; ancak değersizlik inancı, bu tablonun derinleşmesinde güçlü bir psikolojik etken olarak sıklıkla karşımıza çıkar.

İyileşme süreci ise bu yerleşik inanç sisteminin rasyonel bir şekilde analiz edilmesiyle başlar. Kişinin, kendine dair beslediği bu yargıların mutlak gerçekler değil, erken dönemde edinilmiş hatalı çıkarımlar olduğunu kavraması en kritik aşamadır. Olumsuz benlik algısının yerini nesnel değerlendirmelere bırakmasıyla birlikte, birey öz-şefkat ve öz-kabul süreçlerini yapılandırmaya başlar. Depresyondan çıkış kişinin kendi değerini dışsal onaylar üzerinden değil, varlığının özgünlüğü ve yeterliliği üzerinden yeniden inşa etmesiyle mümkündür. Bu fark ediş çoğu zaman bir anda değil, sabırlı ve emek isteyen bir içsel yeniden yapılanma süreciyle gelişir. Kişi kendisini yalnızca yaralarıyla değil, bütünlüğüyle görebilmeye başladığında ruhsal iyileşme için daha sağlam bir zemin oluşur.

✨ Psikoterapi için bana ulaşın.👇
📞 0531 937 79 54ozkanyigit



Kaynakça

• Beck, A. T. (1976). Cognitive therapy and the emotional disorders.
• Young, J. E., Klosko, J. S., & Weishaar, M. E. (2003). Schema therapy: A practitioner’s guide.
• Blatt, S. J., & Zuroff, D. C. (1992). Interpersonal relatedness and self-definition: Two prototypes for depression. Clinical Psychology Review.

Gençlik döneminde öfkenin bir iletişim dili haline gelerek şiddetle dışa vurulması, hem bireysel kimlik gelişimi hem de ...
16/04/2026

Gençlik döneminde öfkenin bir iletişim dili haline gelerek şiddetle dışa vurulması, hem bireysel kimlik gelişimi hem de toplumsal huzur ve bütünlük için ciddi bir risk teşkil eder. Kendini ifade etme kanalları tıkandığında veya duyguları tanımlama becerisi zayıf kaldığında, şiddet maalesef en hızlı ve kestirme “duyulma” yollarından biri haline gelebilmektedir. Ancak bu yaklaşım sorunları çözmek bir yana, gencin kendi iç dünyasında ve sosyal çevresinde derin ve kalıcı duygusal tahribatlara yol açar. Bu nedenle meseleye yalnızca bireysel öfke sorunu olarak değil, ailevi, ilişkisel ve toplumsal etkenlerin de rol oynadığı daha geniş bir çerçevede bakmak gerekir.

Bu süreçte ebeveynlerin temel sorumluluğu, çocuğa sadece fiziksel bir güven alanı sağlamak değil, aynı zamanda duyguların özgürce ve yargılanmadan konuşulabildiği bir ortam sunmaktır. Eğer aile içerisinde duygusal ihtiyaçlar görmezden gelinir veya öfke tek başına bir disiplin aracı olarak kullanılırsa, genç birey yaşadığı içsel gerilimi dış dünyaya ancak saldırganlık yoluyla aktarabileceği yanılgısına düşebilir. Dolayısıyla bir gencin duygu düzenleme becerisi kazanması, öncelikle ebeveynlerinin sunduğu sağlıklı iletişim modelleri ve kurdukları güvenli bağ ile mümkün hale gelir. Çünkü genç, yalnızca kendisine söyleneni değil; öfkenin evde nasıl yaşandığını, çatışmanın nasıl çözüldüğünü ve gücün nasıl kurulduğunu da model alır.

Şiddet üzerinden kurulan bir ifade biçimi, her şeyden önce gencin empati yeteneğini ve muhakeme gücünü zayıflatır. Bir anlaşmazlığı veya hayal kırıklığını saldırganlıkla sonuçlandırmak, zihinsel süreçlerin yerini dürtüsel tepkilere bırakması demektir. Bu eğilim yerleşik bir hal aldığında, birey artık sorunlarını akılcı yollarla yönetemez hale gelir ve kendisini sürekli bir çatışma döngüsünün içinde bulur. Söz konusu döngü, gencin topluma uyum sağlama kapasitesini zayıflatırken, onu yalnızlığa ve öfkesine daha fazla hapsolmaya iter. Bu noktada okul ortamı da yalnızca akademik başarıyı izleyen bir yapı değil; dışlanma, yalnızlaşma, aşağılanma ve aidiyet kaybı gibi ruhsal kırılmaları fark edebilen koruyucu bir alan olmak zorundadır.

Buradaki asıl tehlike, şiddetin bir “güç ispatı” veya “kendini kabul ettirme yolu” olarak içselleştirilmesidir. Özsaygısı düşük olan veya kendisini değerli hissedecek alanlar bulamayan bir genç, başkaları üzerinde baskı kurarak bu eksikliğini gidermeye çalışabilir. Oysa şiddet yoluyla elde edilen saygınlık, korkuya dayalı ve geçici bir yanılsamadır; kişinin kendi benliğine duyduğu gerçek saygıyı ise temelinden sarsar. Hele ki şiddetin görünürlük, etki veya güç üretmenin bir yolu gibi sunulduğu ortamlarda, bu yanılsama daha kolay içselleştirilebilir. Gerçek özgüven, yıkıcı eylemlerde değil, en zor duygusal anlarda bile sağduyuyu koruyarak kendini ifade edebilme becerisinde saklıdır.

Şiddetin bir ifade biçimine dönüşmesi, ruhsal bir yardım çağrısı olarak algılanmalıdır. Öfkenin altındaki asıl ihtiyacı, yani “anlaşılma”, “onaylanma” veya “güvende hissetme” taleplerini sağlıklı bir dille nasıl aktaracağını öğrenmek hayati bir önem taşır. Şiddetin bir çözüm değil, bir çaresizlik göstergesi olduğu bilincini aşılamak, yalnızca yıkıcı sonuçları azaltmakla kalmaz, aynı zamanda kendi duygularıyla barışık, sorumluluk sahibi ve sağlıklı iletişim kurabilen bir neslin inşasına olanak sağlar. Bu nedenle şiddet karşısında yalnızca kınayan değil; erken fark eden, koruyan, psikososyal destek sunan ve damgalamadan müdahale edebilen bir yaklaşım geliştirmek gerekir.

Kaynakça

• Smith (2025)
• Goetschius ve ark. (2021)
• Gutiérrez-Cobo ve ark. (2023)
• Machisa ve ark. (2025)
• Paat ve ark. (2025)

Yetişkinlik döneminde ikili ilişkilerde deneyimlenen “bağlanma korkusu”, çoğu zaman bugünün bir sorunu gibi görünse de a...
04/04/2026

Yetişkinlik döneminde ikili ilişkilerde deneyimlenen “bağlanma korkusu”, çoğu zaman bugünün bir sorunu gibi görünse de aslında kökleri yaşamın en erken evrelerine uzanan derin bir psikolojik mirastır. Bir bireyin dünyaya dair geliştirdiği ilk algı, özellikle yaşamın ilk yıllarında birincil bakım verenle —genellikle anneyle— kurduğu ilişkinin niteliğiyle şekillenir. Bu dönemde anne, sadece fiziksel ihtiyaçları karşılayan bir figür değil, çocuğun duygusal dünyasının mimarı ve dış dünyayı anlamlandıran ilk referans noktasıdır. Bu nedenle erken ilişkisel deneyimler, yalnızca o dönemi değil, kişinin ileride kuracağı yakın ilişkilerin duygusal tonunu da etkileyebilir.

Annenin sunduğu şefkat, tutarlılık ve koruyucu tutum, çocuğun zihninde güvenli alanı inşa eder. Bebek, ihtiyaç duyduğu her an annesinin orada olacağını bildiğinde, kendisini kabul edilmiş ve değerli hisseder. Bu huzurlu zemin, çocuğun yeni deneyimlere korkusuzca atılmasını sağlar. Yetişkinliğe evrilen bu süreçte güvenli bağlanma, bireyin partnerine duyduğu güvenin ve yakınlık kurma kapasitesinin temel taşı haline gelir. Kişi, yakınlığı tehdit olarak değil, temas ve güven duygusunun doğal bir uzantısı olarak deneyimlemeye daha yatkın olur.

Buna karşılık, annenin duygusal olarak ulaşılamaz olduğu, ihtiyaçlara tepkisiz kaldığı veya tutarsız davranışlar sergilediği bir ilişkide, çocuğun dünyasında “terk edilme” ve “yok sayılma” kaygısı baskın hale gelir. Bu erken dönem ilişkisel yaralanmaları, çocuğun iç dünyasında dünyanın güvensiz bir yer olduğu ve en temel bağların bile her an kopabileceği bilgisiyle iz bırakabilir. Birey, çocuklukta hayatta kalabilmek için geliştirdiği bu savunma mekanizmalarını, yetişkinlikteki romantik ilişkilerine de taşır. Yakınlaşma arttıkça tetiklenen geri çekilme, çoğu zaman bugünün ilişkisinden çok, geçmişte öğrenilmiş duygusal korunma biçimleriyle ilgilidir.

Yetişkinlikte bir ilişki derinleşmeye başladığında ortaya çıkan o yoğun kaçma arzusu ya da yakınlıktan duyulan rahatsızlık, aslında geçmişin bir yansımasıdır. Birey, bilinçsizce kendini korumak adına “bağlanmaktan” kaçınarak, aslında çocuklukta yaşadığı o derin yalnızlık ve reddedilme acısını tekrar yaşamaktan sakınmaya çalışır. Bu noktada bağlanma korkusu, bir tercih değil, erken dönemde maruz kalınan duygusal eksikliğin bir sonucudur. Bu nedenle kişi çoğu zaman yakın ilişki ister; ancak yakınlığın beraberinde getirdiği kırılganlık hissiyle baş etmekte zorlanır.

Bireyin kendi bağlanma geçmişini anlamlandırması, geçmişi suçlamak değil, bugünkü davranışlarının altındaki “nedenleri” keşfederek daha sağlıklı ilişkiler inşa etme gücünü ele almaktır. Farkındalık, bu döngüyü değiştirebilmenin ilk adımıdır; kişi geçmişin izlerini gördükçe, bugünde daha güvenli ve daha temas halinde ilişkiler kurma imkânı da artar.

✨ Psikoterapi için bana ulaşın.👇
📞 0531 937 79 54ozkanyigit




Kaynakça
• Bowlby, J. (1988). A secure base: Parent-child attachment and healthy human development.
• Mikulincer, M., & Shaver, P. R. (2007). Attachment in adulthood: Structure, dynamics, and change.
• Cassidy, J., & Shaver, P. R. (Eds.). (2016). Handbook of attachment: Theory, research, and clinical applications.

Güvenli bir bağlanma stiline sahip ilişkilerde, çatışmalar birer tehdit değil, tarafların birbirini daha derinlemesine t...
26/03/2026

Güvenli bir bağlanma stiline sahip ilişkilerde, çatışmalar birer tehdit değil, tarafların birbirini daha derinlemesine tanıması için birer gelişim fırsatıdır. Ancak bu sağlıklı zemini koruyabilmek, kriz anlarında profesyonel bir soğukkanlılıkla ve duygusal açıklıkla yapıcı stratejiler izlemeyi gerektirir. Tartışma esnasında konunun özünden saparak dallanıp budaklanması, güvenli bağlanmanın en büyük düşmanı olan belirsizliği tetikler. Taraflar o anki somut sorunu konuşmak yerine geçmişin çözülmemiş meselelerini masaya getirdiğinde, ilişkinin duygusal yükü taşınmaz bir hal alır. Oysa güvenli bir bağ, her sorunun kendi parantezinde ve şeffaflıkla ele alınmasını, ihtiyaçların dolaylı yollarla değil, doğrudan ve nazik bir dille ifade edilmesini zorunlu kılar. Çünkü ilişkide güven, çoğu zaman yalnızca ne söylendiğiyle değil; nasıl, ne zaman ve hangi duygusal zeminde söylendiğiyle de şekillenir.

İletişimin niteliği, tarafların birbirinin karakterine yönelik yıkıcı eleştirilere başvurmasıyla hızla aşınabilir. Bir davranışı eleştirmekle bir kişiliği yargılamak arasındaki ince çizgi aşıldığında, partnerler kendilerini duygusal bir kuşatma altında hissederler. “Kısasa kısas” mantığıyla hareket ederek partnerin olumsuz tutumuna daha sert bir karşılık vermek, ilişkiyi bir güç savaşına dönüştürürken güvenli liman olma özelliğini yok eder. Bu sarmal, tarafların birbirinin iyiliğine ve ortak mutluluğuna odaklanmayı unuttuğu bir noktada düğümlenir. Sağlıklı bir birliktelikte temel amaç haklı çıkmak değil, “biz” bütünlüğünü koruyarak ortak bir paydada buluşabilmektir. Bazen geri adım atmak, kaybetmek değil; ilişkiyi koruyabilecek olgunluğu gösterebilmektir.

Çatışmanın en yoğun anında iletişimi keserek ortamı terk etmek veya partneri sessizlikle cezalandırmak, bağlanma figüründen kopma korkusunu tetikleyen en güvensiz stratejilerden biridir. Bu tür bir duygusal kaçış, sorunları çözmek yerine taraflar arasında aşılması güç duvarlar inşa eder.

Profesyonel ve duyarlı bir yaklaşım, öfke anında bile partnerin duygusal güvenliğini gözetmeyi, yıkıcı tepkiler yerine onarıcı bir dil kullanmayı ve nihayetinde sorunu değil, çözümün getireceği huzuru hedeflemeyi gerektirir. Güvenli bağlanma, çatışmanın içinde bile partnerinin yanında olabilmeyi ve zorlukları birlikte aşma iradesini göstermeyi temsil eder. Asıl güven veren şey, hiç çatışmamak değil; çatışmanın içinde ilişkiyi kaybetmeden kalabilmektir.

✨ Psikoterapi için bana ulaşın.👇
📞 0531 937 79 54ozkanyigit




Kaynakça
• Bowlby, J. (1988). A Secure Base: Parent-Child Attachment and Healthy Human Development. Basic Books.
• Johnson, S. M. (2004). The Practice of Emotionally Focused Couple Therapy: Creating Connection. Brunner-Routledge.
• Mikulincer, M., & Shaver, P. R. (2007). Attachment in Adulthood: Structure, Dynamics, and Change. Guilford Press.
• Gottman, J. M., & Silver, N. (1999). The Seven Principles for Making Marriage Work. Crown.

İnsanlar yaşamlarıyla ilgili önemli kararlar alırken çoğu zaman yalnızca kendi ihtiyaçlarına ve değerlerine dayanarak ha...
17/03/2026

İnsanlar yaşamlarıyla ilgili önemli kararlar alırken çoğu zaman yalnızca kendi ihtiyaçlarına ve değerlerine dayanarak hareket ettiklerini düşünür. Ancak bireyin seçimleri, farkında olmadan içinde yaşadığı kültürün, çevrenin ve popüler anlatıların etkisi altında şekillenebilir. Toplumsal normlar, aileden öğrenilen ilişki kalıpları ve popüler kültürün sunduğu romantik idealler zamanla bireyin zihninde sorgulanmadan kabul edilen doğrulara dönüşebilir.

Bu kabuller başlangıçta yön gösterici gibi görünse de, her bireyin ihtiyaçları, kişilik özellikleri ve yaşam beklentileri farklı olduğu için aynı kalıplar herkes için geçerli olmayabilir. Kişi kendi duygusal ihtiyaçlarını, sınırlarını ve beklentilerini yeterince değerlendirmeden bu hazır kalıplara göre hareket ettiğinde, başlangıçta doğru ve ideal gibi görünen seçimler zaman içinde onu sınırlayan ve tatminsizlik yaratan sonuçlara yol açabilir. Bu durum özellikle partner seçimi söz konusu olduğunda daha görünür hale gelir; çünkü romantik ilişkiler, bireyin hem kendisiyle hem de başkalarıyla kurduğu en derin bağlardan biridir.

Romantik ilişkilerle ilgili en yaygın inançlardan biri, ideal bir ilişkinin ancak kusursuz insanlar arasında kurulabileceği düşüncesidir. Bu bakış açısı zamanla kişiyi sürekli kendini düzeltmesi gereken biri gibi hissettirebilir ve ilişkiler fark edilmeden bir “yeterli olma” çabasına dönüşebilir. Oysa gerçek hayatta ilişkiler, hatasız insanların bir araya gelmesiyle değil, insanların birbirlerinin güçlü ve zayıf yönlerini kabul edebilmesiyle sürdürülebilir hale gelir. Çoğu zaman sağlam ilişkileri mümkün kılan şey kusursuzluk değil, farklılıklarla birlikte bağ kurabilme becerisidir.

Benzer şekilde ilişkiler hakkında sık karşılaşılan bir diğer beklenti de, dünyada herkes için yalnızca tek bir ideal kişi olduğu ve önemli olanın o kişiyi bulmak olduğu düşüncesidir. Bu yaklaşım, ilişkileri iki insanın zaman içinde kurduğu ve şekillendirdiği bir süreç olarak görmek yerine, sanki keşfedilmeyi bekleyen kusursuz bir eş varmış gibi algılamaya yol açabilir. Böyle bir inanç doğru partnerin bir gün kader ya da şans sayesinde karşımıza çıkacağı beklentisini güçlendirirken, bireyin kendi seçimlerinin ve ilişkiyi kurma sürecindeki rolünün önemini geri plana itebilir.

Oysa uzun süreli ve sağlıklı ilişkiler çoğu zaman rastlantıdan çok, iki kişinin birbirini tanıması, anlaması ve birlikte uyum geliştirebilmesiyle ortaya çıkar. Gerçek ilişkiler çoğu zaman “mükemmel insanı bulmakla” değil, iki insanın birbirinin gerçekliğini görebildiği ve buna rağmen bağ kurmayı sürdürebildiği alanlarda gelişir.

✨ Psikoterapi için bana ulaşın.👇
📞 0531 937 79 54ozkanyigit




Kaynakça
• Hazan, C., & Shaver, P. (1987). Romantic love conceptualized as an attachment process. Journal of Personality and Social Psychology.
• Finkel, E. J., Simpson, J. A., & Eastwick, P. W. (2017). The psychology of close relationships. Annual Review of Psychology.
• Perel, E. (2017). The State of Affairs: Rethinking Infidelity. HarperCollins.

Çocukluk döneminde zihnimiz, çevremizden gelen mesajları farkında olmadan kaydeder. Ebeveynlerin, bakım verenlerin ve ya...
09/03/2026

Çocukluk döneminde zihnimiz, çevremizden gelen mesajları farkında olmadan kaydeder. Ebeveynlerin, bakım verenlerin ve yakın çevrenin söyledikleri; nasıl sevilip nasıl eleştirildiğimiz, nasıl onaylandığımız ya da nasıl reddedildiğimiz zamanla iç dünyamızda yer etmeye başlar. Çocuk zihni bu deneyimleri sorgulamaz; onları olduğu gibi kabul eder ve zamanla benlik algısının bir parçası haline getirir.

Psikolojide bu içsel yapı çoğu zaman “ego” ya da “benlik organizasyonu” olarak adlandırılır. Ego, bir yandan kişinin kimlik duygusunu oluştururken, diğer yandan da içteki kırılgan tarafı korumaya çalışır. Bu nedenle ego çoğu zaman savunmacı ve kontrol etmeye çalışan bir yapı gibi çalışır.

Kişi kendini “Ben başarılıyım”, “Ben başarısızım”, “Ben yeterliyim” ya da “Ben yetersizim” gibi tanımlarla ifade etmeye başladığında, aslında bu ifadeler çoğu zaman geçmiş deneyimlerin ve içselleştirilmiş mesajların bir yansımasıdır.

Ego belirsizlikten hoşlanmaz. Onun için güvenlik, tanıdık olanın içinde kalmakla mümkündür. Bu yüzden geçmişte yaşanan olumlu ya da olumsuz tüm deneyimleri sahiplenir ve varlığını bu tanıdık kimliklerin içinde sürdürmeye çalışır. Tanıdık olan acı verici olsa bile, ego için belirsizlikten daha güvenli hissedilebilir.

Hayatın içinde fikir ayrılıkları yaşandığında, eleştirildiğimizde, reddedildiğimizde ya da rekabetle karşılaştığımızda çoğu zaman yalnızca o anki durumla karşılaşmayız. Geçmişte öğrenilmiş duygular ve eski deneyimler de aynı anda harekete geçebilir. Bu anlarda kişi olayları kişisel algılamaya başlayabilir; her şeyin kendisiyle ilgili olduğu ya da kendisi yüzünden olduğu gibi düşünceler ortaya çıkabilir.

Böyle durumlarda zihin hızla savunma moduna geçer. Suçlama, küçümseme, geri çekilme, öfke ya da yoğun bir kendini savunma ihtiyacı ortaya çıkabilir. Bazen bu saldırganlık kişinin kendine yönelir; bazen de karşı tarafa. Aslında tüm bu tepkiler, içsel benliği korumaya çalışan bir savunma çabasının parçasıdır.

Ancak kişi tetiklendiği anları fark etmeye başladığında önemli bir değişim mümkün hale gelir. Duyguların yükseldiği anlarda hemen tepki vermek yerine, o duyguyu gözlemleyebilmek bir farkındalık alanı yaratır.

Bu, içimizdeki savunmacı yapıyı yok etmek anlamına gelmez. Aksine, onun nasıl ve ne zaman devreye girdiğini anlayabilmek anlamına gelir. Kişi kendi tepkilerini yargılamadan gözlemleyebildiğinde, geçmişten gelen inançların ve otomatik tepkilerin üzerindeki etkisi yavaş yavaş azalabilir.

Zamanla kişi kendini yalnızca eski tanımlarla değil, daha geniş bir farkındalık alanı içinde deneyimlemeye başlar. Bu da insanın kendisiyle daha şefkatli, daha esnek ve daha özgür bir ilişki kurmasına alan açabilir.

✨ Psikoterapi için bana ulaşın.👇
📞 0531 937 79 54ozkanyigit




Kaynakça
• Freud, S. (1923). The Ego and the Id.
• McWilliams, N. (2011). Psychoanalytic Diagnosis.
• Kernberg, O. (2016). Psychodynamic Therapy for Personality Pathology.
• Siegel, D. (2010). Mindsight: The New Science of Personal Transformation.

Depresyon çoğu zaman tek bir nedenden değil, birbiriyle etkileşim halinde olan süreçlerin oluşturduğu bir kısır döngüden...
05/03/2026

Depresyon çoğu zaman tek bir nedenden değil, birbiriyle etkileşim halinde olan süreçlerin oluşturduğu bir kısır döngüden beslenir. Yaşanan bir olay zihinde belirli bir anlam kazanır; bu anlam duyguları şekillendirir, duygular bedensel tepkileri ve davranışları etkiler. Davranışlardaki geri çekilme ise kişinin çevresiyle temasını azaltarak başlangıçtaki olumsuz düşünceleri güçlendiren bir zemin oluşturur.

Zamanla “yorgunum”, “isteksizim”, “yapamam” gibi içsel ifadeler sadece bir düşünce olmaktan çıkar; bedende ağırlık, hareketsizlik ve enerji kaybı olarak karşılık bulur. Azalan hareket ve sosyal temas, keyif veren yaşantıların da azalmasına yol açar. Bu azalma, beynin ödül sistemini daha az aktive eder ve kişi kendini daha isteksiz hisseder. Böylece düşünce, duygu, beden ve davranış birbirini besleyen kapalı bir sisteme dönüşür.

Bu yapının önemli özelliği şudur: Sistem nasıl bütüncül işliyorsa, değişim de bütüncül başlar. Çıkış noktaları her zaman düşünceden başlamak zorunda değildir. Bazen küçük bir davranış değişikliği — kısa bir yürüyüş, ertelenen bir telefon görüşmesi, günlük rutini düzenleme — zihne farklı sinyaller gönderir. Davranıştaki küçük bir hareket, duygusal tonu hafifçe değiştirebilir; değişen duygu ise düşüncelerin katılığını esnetebilir.

Aynı şekilde bedensel düzenlemeler de güçlü bir başlangıç olabilir. Uyku ritmini toparlamak, hafif fiziksel aktivite eklemek ya da sosyal izolasyonu azaltmak, döngünün farklı halkalarına temas eder. Bu müdahaleler küçük görünse de sistemik etkileri büyüktür.

Ancak bazı durumlarda kısır döngü derinleşmiş olabilir. Motivasyon belirgin şekilde azalmış, umutsuzluk artmış ve kişi kendi başına adım atmakta zorlanır hale gelmiş olabilir. Bu noktada psikoterapi, döngünün görünmeyen bağlantılarını birlikte keşfetmek ve daha sürdürülebilir çıkış yolları oluşturmak için güvenli bir alan sunar.

Kısır döngü nasıl adım adım oluştuysa, çıkış da adım adım inşa edilir. Önemli olan, sistemin herhangi bir noktasında küçük ama istikrarlı bir temas başlatabilmektir.

✨ Psikoterapi ile İlk Adımı Atın
Bazen iyileşme, kendine “artık yeter” diyebildiğin anda başlar.
Kendinizi tekrarlayan ilişki döngülerinden, suçluluk ve yetersizlik hislerinden özgürleştirerek; daha farkında, daha sakin ve kendinizle uyumlu bir yaşam kurmak için bireysel psikoterapi desteği alabilirsiniz.

📞 Psikoterapi için bana ulaşabilirsiniz.
0531 937 79 54ozkanyigit



Kaynakça
• Cuijpers, P., Karyotaki, E., & Ciharova, M. (2023). Psychological treatment of depression: A meta-analytic overview. World Psychiatry.
• Hofmann, S. G., & Hayes, S. C. (2019). Process-based therapy. Clinical Psychological Science.
• Lorenzo-Luaces, L. (2022). Depression as a dynamic system. Clinical Psychology Review.

Yakın ilişkilerde stres yalnızca bireysel bir deneyim değildir; çoğu zaman iki sinir sistemi aynı anda etkilenir. Bu dur...
26/02/2026

Yakın ilişkilerde stres yalnızca bireysel bir deneyim değildir; çoğu zaman iki sinir sistemi aynı anda etkilenir. Bu durum, ilişkilerde eş düzenlemenin neden bu kadar belirleyici olduğunu gösterir. Bu nedenle denge tek taraflı kurulamaz, karşılıklı bir süreçtir. Çatışma anlarında öncelik haklı çıkmak değil, güvenlik duygusunu yeniden inşa etmektir. Çünkü insan ancak kendini güvende hissettiğinde duyabilir, anlayabilir ve anlaşılabilir. İlişkilerde esas olan “Ben sakinleşeyim” yaklaşımı yerine, birlikte duygusal dengeyi yeniden kurmayı seçebilmektir.

Bazen bunun için uzun konuşmalara gerek yoktur. Yumuşak bir yüz ifadesi, sakin bir bakış ya da küçük bir gülümseme bile karşı tarafın sinir sistemini yatıştırmaya yardımcı olabilir. Gerginlik yükseldiğinde bilinçli şekilde birbirine dönmek, yan yana ya da sırt sırta oturup nefesi yavaşlatmak iki bedeni aynı ritimde buluşturur. Ortak ritim, tehdit algısını azaltır ve bedene yeniden güven sinyali gönderir. Nefes senkronize oldukça beden gevşer, zihin alarm durumundan çıkar.

Temas bu ortak denge sürecinin güçlü araçlarından biridir. Sevgiyle yapılan bir dokunuş, kısa bir sarılma bedene “yalnız değilsin” mesajı verir. Güvenli fiziksel yakınlık stresin fizyolojik etkisini azaltır, duygusal olarak dengelenmeyi kolaylaştırır. Özellikle çatışma sonrasında kurulan bilinçli temas, çoğu zaman sözcüklerden daha hızlı bir onarım sağlar. Çünkü beden çoğu zaman kelimelerden önce ikna olur.

Göz teması da benzer biçimde etkilidir. Zor anlarda kaçmak yerine kalabilmek, yumuşak bir bakışla “Sana karşı değilim” mesajını verebilmek kopukluğu azaltır. Birlikte yürümek, adımları aynı tempoya getirmek gibi senkronize hareketler hem sinir sistemini yatıştırır hem de bağı güçlendirir. Bu küçük ama bilinçli eşleşmeler, ilişkide güvenli bağın yeniden kurulmasına hizmet eder.

Sağlıklı ilişkiler hiç gerilim yaşamayan ilişkiler değildir. Asıl fark, gerginlik anlarında birbirini tehdit olarak değil, kaynak olarak görebilmektir. Birlikte sakinleşebilen ve dengeyi yeniden kurabilen çiftler, çatışmaları yıkıcı değil onarıcı deneyimlere dönüştürebilir. İlişkide güç, kusursuzlukta değil; kopuştan sonra yeniden temas kurabilme kapasitesindedir.

✨ Psikoterapi ile İlk Adımı Atın
Bazen fark etmek yeterli olmaz; değişim, bu farkındalığın güvenli bir alanda ele alınmasıyla mümkün olur. Özellikle tekrar eden ilişki döngülerinde, sinir sistemi düzeyindeki tepkileri anlamak kalıcı dönüşüm için önemli bir adımdır.
İlişkilerinizde tekrar eden duygusal kalıpları anlamak ve kendinizle daha uyumlu bağlar kurmak için bireysel psikoterapi desteği alabilirsiniz.

📞 Psikoterapi için bana ulaşabilirsiniz.
0531 937 79 54ozkanyigit




Kaynakça
• Porges, S. W. (2011). The Polyvagal Theory.
• Siegel, D. J. (2012). The Developing Mind.
• Johnson, S. M. (2019). Attachment Theory in Practice.
• Coan, J. A., Schaefer, H. S., & Davidson, R. J. (2006). Social regulation of the neural response to threat. Psychological Science.

Kaygılı bağlanma stiline sahip bireyler ilişkilerde yakınlık, güven ve duygusal süreklilik ihtiyacını yoğun yaşar. Sevil...
16/02/2026

Kaygılı bağlanma stiline sahip bireyler ilişkilerde yakınlık, güven ve duygusal süreklilik ihtiyacını yoğun yaşar. Sevilmek, önemsenmek ve ilişkide yerinin sağlam olduğunu hissetmek onlar için temel bir ihtiyaçtır. Bu nedenle ilişkideki belirsizlikler, mesafe ya da tutarsızlık kaygıyı hızla artırabilir. Kaygılı bağlanmanın zorlayıcı tarafı ise kişinin çoğu zaman bu ihtiyacını en az karşılayabilecek kişilere çekilmesidir. Dışarıdan bakıldığında bu durum “yanlış seçim” gibi görülebilir; ancak çoğu zaman bilinçli bir tercihten çok, bağlanma sisteminin tanıdık olan ilişki senaryolarını tekrar etmesiyle ilişkilidir. Yani kişi, aslında tanıdık gelen duygusal atmosferi güvenli sanabilir.

Kaygılı birey, duygusal olarak mesafeli ya da ilişkide netlik sunmakta zorlanan partnerlere daha güçlü bir çekim hissedebilir. Özellikle kaçıngan özellikler taşıyan bir partnerin bazen yakınlaşıp bazen uzaklaşması, kaygılı bireyin bağlanma sistemini hızlı şekilde devreye sokar. Bir gün yoğun ilgi görmek, ertesi gün geri çekilme yaşamak, kaygılı bireyin zihninde sürekli bir “acaba?” hali oluşturur. Bu belirsizlik, yalnızca partneri kaybetme korkusunu değil, aynı zamanda kişinin kendini sorgulama eğilimini de artırabilir. Kişi rahatlamak ve güvence almak için daha fazla iletişim kurmak, daha çok yakınlık talep etmek ya da partnerin davranışlarını daha yakından takip etmek isteyebilir. Bu çaba çoğu zaman ilişkiyi koruma niyeti taşır; ancak paradoksal biçimde karşı tarafın daha da geri çekilmesine yol açabilir.

Süreç ilerledikçe kaygılı taraf yakınlaşmaya çalıştıkça, kaçıngan taraf baskı hissedip daha fazla geri çekilebilir. Böylece ilişki, bir tarafın yakınlık aradığı diğer tarafın ise mesafe koyduğu bir döngüye dönüşür. Kaygılı birey bu döngü içinde tepkisel davranışlar gösterebilir; yoğun kaygı, ilişkideki küçük değişimleri büyük bir tehdit gibi algılamaya neden olabilir. Zamanla kişi, ilişkiyi korumaya çalışırken daha fazla yorulabilir ve korkularının gerçekleştiğine dair inancı güçlenebilir. Bu nokta, bağlanma sisteminin alarm modunda çalıştığı ve kişinin kendi duygusal güvenliğini ikinci plana attığı bir evreyi işaret eder.

Bu döngünün kırılmasında en önemli adım farkındalıktır. Kaygılı bağlanmaya sahip birey, çekimin her zaman sağlıklı bir uyum anlamına gelmediğini fark ettiğinde seçim yapma gücü kazanır. Bazı durumlarda yoğun çekim, gerçek bir uyumdan çok bağlanma sisteminin tetiklenmesinin sonucudur. “Çok güçlü hissettim” ile “kendimi güvende hissettim” arasındaki farkı ayırt edebilmek bu noktada belirleyicidir. Kişi bu dinamiği tanıdıkça, kendisini tetikleyen ilişkilere hızlıca bağlanmak yerine daha dengeli ilerleyebilir ve dürtüsel davranışların yerine daha sağlıklı sınırlar koyabilir.

Güvenli bir partner ilk etapta kaygılı bireye çok güçlü bir heyecan vermiyor gibi görünebilir. Ancak bu çoğu zaman sevginin eksikliğinden değil, kaygının azalmasından kaynaklanır. Güvenli ilişkide tutarlılık, netlik ve duygusal erişilebilirlik vardır. Bu istikrar, başta alışılmadık gelse de zamanla sinir sisteminin sakinleşmesini sağlar. Kaygılı birey, yoğun iniş çıkışların olmadığı bir ilişkide gerçek yakınlığın daha derin ve sürdürülebilir olduğunu deneyimleyebilir. Güvenli partneri seçebilmek, heyecandan vazgeçmek değil; kaostan vazgeçmektir. Kişi belirsizliği değil tutarlılığı tercih etmeye başladığında, yalnızca daha sağlıklı bir bağ kurmaz; aynı zamanda kendi duygusal güvenliğini de güçlendirir.

✨ Psikoterapi ile İlk Adımı Atın
Bazen fark etmek yeterli olmaz; değişim, bu farkındalığın güvenli bir alanda ele alınmasıyla mümkün olur.
İlişkilerinizde tekrar eden duygusal kalıpları anlamak ve kendinizle daha uyumlu bağlar kurmak için bireysel psikoterapi desteği alabilirsiniz.

📞 Psikoterapi için bana ulaşabilirsiniz.
0531 937 79 54ozkanyigit



Kaynakça
• Hazan, C., & Shaver, P. R. (1987). Romantic love conceptualized as an attachment process. Journal of Personality and Social Psychology.
• Mikulincer, M., & Shaver, P. R. (2016). Attachment in Adulthood: Structure, Dynamics, and Change.
• Johnson, S. M. (2019). Attachment Theory in Practice.

Address

Teşvikiye, Sezai Selek Sk. (Amerikan Hastanesi Karşısı) Nişantaşı/Istanbul
Şişli
34365

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Uzman Klinik Psikolog Özkan Yiğit posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Share