17/01/2026
Eskiden anneme bakıp “ben olsam susmazdım” derdim.
Bunu söylerken kendimden çok emindim. Sanki insan isterse her zaman konuşabilir, isterse her zaman itiraz edebilirmiş gibi gelirdi. Susmayı zayıflık, sessiz kalmayı kabullenmek sanırdım. Çünkü çocukken dünya daha basittir; iyiyle kötünün, haklıyla haksızın çizgileri nettir.
Sonra yaş aldım.
İlişkilerin o kadar da basit olmadığını, insanın her zaman sadece doğru olanı yapamadığını fark ettim. Çünkü bazen doğru olan şey, en ağır bedeli olan şeydir.
Şimdi annemin neden sustuğunu anladığım yaştayım.
Susmak çoğu zaman bir tercih değildir.
Bir çıkışsızlığın sonucudur.
Konuşursam ne olur, susarsam ne olur hesabının sonunda varılan bir duraktır.
İnsan bazen kavga etmeyerek değil, kavga ederse kaybedecekleri olduğu için susar.
Evi dağılmasın diye, çocukları zarar görmesin diye, yalnız kalmamak için, daha fazla incinmemek için…
Ve işin acı tarafı şudur:
Susmak dışarıdan sakin görünür ama içeride fırtına devam eder.
Söylenmeyen her cümle, içe doğru döner.
Öfke bastırılır, kırgınlık yutulur, ihtiyaçlar ötelenir.
Zamanla insan kendi sesini bile duyamaz hale gelir.
Çocukken annemizin suskunluğunu izlerken aslında kendimizi kandırırız.
“Ben olsam böyle olmazdım” diyerek şuna inanmak isteriz:
Ben güçlüyüm, ben çaresiz kalmam, ben kaybetmem.
Bu düşünce çocuğun kendini güvende hissetme yoludur.
Çünkü gerçeği görmek korkutucudur:
Bir gün bizim de susmak zorunda kalabileceğimiz ihtimali.
Ve çoğu zaman o gün gelir.
Yetişkin olduğumuzda, benzer ilişkilerde, benzer rollerde kendimizi buluruz.
Bir şeylere itiraz etmek isteriz ama boğazımız düğümlenir.
Konuşursak kopacak bağları, susarsak içimizde büyüyecek yükü tartarız.
Bir bakmışız, annemize kızdığımız yerde duruyoruz.
İşte bu bir döngüdür.
Sessizliğin, bastırmanın, “idare etmenin” kuşaktan kuşağa taşınan hali.
Peki bu döngü nasıl kırılır?
(DEVAMI YORUM KISMINDA)🔽