Klinik Psikolog Serhat Uludemir

Klinik Psikolog Serhat Uludemir Bireysel Terapi
Aile/Çift Terapi
Çocuk-Ergen Terapi
05511599255

17/01/2026

Eskiden anneme bakıp “ben olsam susmazdım” derdim.
Bunu söylerken kendimden çok emindim. Sanki insan isterse her zaman konuşabilir, isterse her zaman itiraz edebilirmiş gibi gelirdi. Susmayı zayıflık, sessiz kalmayı kabullenmek sanırdım. Çünkü çocukken dünya daha basittir; iyiyle kötünün, haklıyla haksızın çizgileri nettir.

Sonra yaş aldım.
İlişkilerin o kadar da basit olmadığını, insanın her zaman sadece doğru olanı yapamadığını fark ettim. Çünkü bazen doğru olan şey, en ağır bedeli olan şeydir.

Şimdi annemin neden sustuğunu anladığım yaştayım.

Susmak çoğu zaman bir tercih değildir.
Bir çıkışsızlığın sonucudur.
Konuşursam ne olur, susarsam ne olur hesabının sonunda varılan bir duraktır.
İnsan bazen kavga etmeyerek değil, kavga ederse kaybedecekleri olduğu için susar.
Evi dağılmasın diye, çocukları zarar görmesin diye, yalnız kalmamak için, daha fazla incinmemek için…

Ve işin acı tarafı şudur:
Susmak dışarıdan sakin görünür ama içeride fırtına devam eder.
Söylenmeyen her cümle, içe doğru döner.
Öfke bastırılır, kırgınlık yutulur, ihtiyaçlar ötelenir.
Zamanla insan kendi sesini bile duyamaz hale gelir.

Çocukken annemizin suskunluğunu izlerken aslında kendimizi kandırırız.
“Ben olsam böyle olmazdım” diyerek şuna inanmak isteriz:
Ben güçlüyüm, ben çaresiz kalmam, ben kaybetmem.
Bu düşünce çocuğun kendini güvende hissetme yoludur.
Çünkü gerçeği görmek korkutucudur:
Bir gün bizim de susmak zorunda kalabileceğimiz ihtimali.

Ve çoğu zaman o gün gelir.

Yetişkin olduğumuzda, benzer ilişkilerde, benzer rollerde kendimizi buluruz.
Bir şeylere itiraz etmek isteriz ama boğazımız düğümlenir.
Konuşursak kopacak bağları, susarsak içimizde büyüyecek yükü tartarız.
Bir bakmışız, annemize kızdığımız yerde duruyoruz.

İşte bu bir döngüdür.
Sessizliğin, bastırmanın, “idare etmenin” kuşaktan kuşağa taşınan hali.

Peki bu döngü nasıl kırılır?

(DEVAMI YORUM KISMINDA)🔽

09/01/2026

“Çok sessiz bir çocuktu, bizi hiç yormadı…”

Bu cümleyi terapide çok sık duyuyorum.
Genelde gururla söyleniyor.
Ama çoğu zaman bu sessizliğin arkasında görülmeyen bir yalnızlık oluyor.

Bazı çocuklar ağlamaz.
İstemez.
Şikâyet etmez.
Sorun çıkarmaz.

Çünkü erken yaşta şunu öğrenmişlerdir:
“Benim duygularım yük.”
“Bir şey istersem annem-babam zorlanıyor.”
“Sesimi çıkarmazsam sevilirim.”

Bu çocuklar problemli görünmez.
Ama iç dünyalarında duygularını yutarak büyürler.

Ebeveynler çoğu zaman fark etmez.
Çünkü ortada kriz yoktur.
Çünkü çocuk “usludur”.
Çünkü ev sessizdir.

Ama yıllar sonra o çocuklar;
– Hislerini tanımlamakta zorlanan,
– “İyiyim” deyip iyi olmayan,
– İlişkilerde kendini geri çeken,
– İhtiyaçlarını dile getiremeyen yetişkinler olabilir.

Sorun, çocuğun sessiz olması değildir.
Sorun, o sessizliğin kimse tarafından merak edilmemesidir.

Bir çocuk hiç yormuyorsa,
bazen bu onun ne kadar güçlü olduğu değil,
ne kadar erken yalnız kaldığının işaretidir.

Çocuklar “sorun çıkardıkları” için değil,
duyulmadıkları için içlerine kapanırlar.

Ve en sessiz çocuklar,
en geç fark edilenler olur.

̇le

06/01/2026

Kavga, kaos dolu bir evde büyümek…

Sürekli bağırışın olduğu, kapıların sert kapandığı, huzurun hiç gelmediği bir evde büyüyen çocuk şunu öğrenir:
“Burada güvende değilim.”

Bu çocuk çoğu zaman şiddet görmese bile,
gerginliğin içinde büyür.
Kalbi hep tetikte atar,
kulakları her sese açık olur,
bedeni sürekli alarmdadır.

Büyüdüğünde ise:
– En ufak tartışmada ya donar ya patlar
– Sakinlik ona tuhaf gelir
– Huzurlu ilişkiler sıkıcı hissettirebilir
– Sevilmekle incinmeyi ayırt etmekte zorlanır

Çünkü çocukken öğrendiği ilişki dili şudur:
Sevgi = gerginlik + belirsizlik

Bu evlerde çocuklar genelde iki rol alır:
Ya “arabulucu” olur, herkesi sakinleştirmeye çalışır
Ya da “görünmez” olur, dikkat çekmemeyi öğrenir

Ama her iki durumda da kendi ihtiyacını bastırır.

Yetişkinlikte bu bastırılmış duygular;
kaygı, öfke patlamaları, ilişkilerde tekrar eden çatışmalar,
“neden hep böyle oluyor?” sorusuyla geri döner.

Çünkü çocuklukta bastırılan duygu yok olmaz,
sadece uygun zamanı bekler.

Zihin unuttuğunu sanır
ama beden hatırlar.
Ses tonlarından irkilir,
yüz ifadelerinden tehdit okur,
tehlike yokken bile kendini savunmaya geçer.

Bugün yaşanan birçok ilişki krizi,
aslında bugünün değil
eskiden öğrenilmiş bir hayatta kalma biçiminin sonucudur.

O zaman sorun “çok hassas olmak” değildir.
Sorun, bir zamanlar hassas olmak zorunda kalmış olmaktır.

Ve şu soru ortaya çıkar:
“Gerçekten şu an mı tehlikedeyim,
yoksa geçmişten kalan bir alarm mı çalıyor?”

İyileşme, bu sorunun sorulabildiği yerde başlar.
Çünkü insan, öğrendiği ilişki dilini fark ettiğinde
onu yeniden yazma şansını da kazanır.
̇le

01/01/2026

Olumsuz bir duygu ortaya çıktığında çoğu kişi iki yoldan birini seçer:
Ya görmezden gelmeye çalışır ya da onu hızla “olumluya” çevirmek ister.
Oysa duygular böyle çalışmaz.

Bir duygu, sebepsiz yere ortaya çıkmaz.
Her duygu bir anlam taşır ve genellikle yaşantılarımızla, ilişkilerimizle ve iç dünyamızdaki dengelerle bağlantılıdır.
Görmezden gelindiğinde kaybolmaz; sadece daha dolaylı yollarla kendini ifade etmeye başlar.

Danışanlarla çalışırken sıkça şunu görürüz:
Kişiyi asıl zorlayan duygu değil, o duygunun neden orada olduğunun bilinmemesidir.
Anlamlandırılamayan duygu yoğunlaşır, bedene yerleşir ya da ilişkilerde tekrar eden sorunlar olarak karşımıza çıkar.

Bir duyguyla çalışmak, onu bastırmak ya da hemen değiştirmeye çalışmak değildir.
O duygunun ne zaman ortaya çıktığını, hangi durumlarda arttığını, kişiye ne anlatmaya çalıştığını incelemektir.
Çoğu zaman bu duygular, geçmişte yaşanmış ama yeterince anlaşılmamış deneyimlerle bağlantılıdır.

Bazı duygular ise kişinin şu anki hayatında uzun süredir katlandığı, tolere ettiği ya da fark etmeden üstlendiği yüklerin sonucudur.
Duygu, burada bir problem değil; bir uyarı mekanizmasıdır.

Duygu anlaşıldığında ve zihinde bir yere oturduğunda, yoğunluğu kendiliğinden azalır.
Bu bir “pozitif düşünme” hali değil; içsel bir netleşmedir.

Ruhsal iyilik hali, sürekli iyi hissetmek değil;
zorlayıcı duygularla temas edebilme ve onları anlayabilme kapasitesidir.
İnsan, hissettiklerinden kaçmayı bıraktığında güçlenir.
# eskişehirpsikolog

20/12/2025

“Anda kal” deniyor…
Peki bazı insanlar neden ne yaparsa yapsın anda kalamıyor?”

Birçok kişi şunu söylüyor:
“Anı kaçırıyorum, zihnim hiç susmuyor, hep geçmişteyim ya da gelecekte.”
Bu bir irade sorunu değil. Çoğu zaman bir alışkanlık da değil.
Bu, zihnin öğrendiği bir hayatta kalma yolu.

Çünkü bazı zihinler için anda kalmak, sandığımız kadar güvenli değildir.

🧠 Geçmişte yaşanan ama tam yaşanamayan duygular
Çocukken korktuğunda kimse sakinleştirmediyse, üzüldüğünde “abartma” denildiyse, öfkelendiğinde yalnız bırakıldıysan…
Zihin şunu öğrenir: “Durursam hissederim.”
Ve hissetmek tehlikeli algılanır.
Bu yüzden zihin durmaz, kaçmaz; meşgul olur.

🧠 Sürekli tetikte kalmayı öğrenmiş bir iç sistem
Bazı insanlar küçükken çok erken büyümek zorunda kaldı.
Evde duygular belirsizdi, hava her an değişebilirdi.
Böyle bir ortamda zihin gevşemeyi değil, hazırlıklı olmayı öğrenir.
Anda kalmak ise hazırlığı bırakmak gibidir.

🧠 Geleceği düşünerek kendini korumaya çalışan bir zihin
“Ya şöyle olursa?”
“Ya bunu yapmazsam?”
Bu düşünceler huzursuzluk değil, aslında kontrol etmeye çalışmadır.
Zihin geleceği düşünerek bugün güvende kalacağını sanır.

🧠 Kendinle baş başa kalmaktan kaçış
Anda kalmak, dikkatini dış dünyadan çekip içeri vermektir.
Ama içeride yalnızlık, değersizlik, bastırılmış öfke varsa…
Zihin sessizlikten değil, temastan korkar.

Bu yüzden anda kalamayan biri “zayıf” değildir.
Aksine, bir zamanlar çok iyi uyum sağlamış biridir.

Anda kalmak bir teknik değil.
Bir anda öğrenilmez.
Önce içerdeki parçaların sakinleşmesi gerekir.

Zihin ancak şunu hissettiğinde durur:
“Artık burası güvenli.”

Belki de sorun, anda kalamamak değil…
Zihnin seni hâlâ geçmişteki koşullara göre korumaya çalışmasıdır.

15/12/2025

Çocukken duyulmayan duygular, yetişkinlikte konuşur.

Çocukken canımız yandığında
“Bir şey yok” denilerek geçiştirilen her an,
bedenin ve zihnin bir köşesine kaydolur.

O an ağlamayı kestik belki
ama duygu düzenlenmedi, sadece bastırıldı.

Yetişkinlikte psikoterapide sık görülen tablo şudur:
• Küçük bir eleştiride aşırı incinen
• Yakın ilişkilerde ani kopuşlar yaşayan
• Canı yandığında bile “önemli değil” diyen
• Yorulduğunu, üzüldüğünü fark etmekte zorlanan
• Bedeni sürekli tetikte olan ama nedenini bilmeyen

Çünkü çocukken şunu öğrenmiştir:
“Hissettiğim şeyle yalnızım.”

Canı yandığında yanında biri olan çocuk,
yetişkinlikte duygusunu tanıyabilir.
Canı yandığında yalnız bırakılan çocuk ise
yetişkinlikte ya aşırı dayanıklı görünür
ya da küçük uyaranlarda dağılır.

Bu yüzden mesele sadece çocuklukla ilgili değil.
Bugün ilişkilerde neden bu kadar yorulduğumuzu,
neden sınır koymakta zorlandığımızı,
neden sürekli güçlü olmak zorunda hissettiğimizi anlamakla ilgili.

Belki de yetişkinlikte en çok zorlandığımız yer,
zamanında tutulmamış duyguların ağırlığıdır.

Ve iyileşme çoğu zaman şuradan başlar:
Daha önce “bir şey yok” denilen yere
ilk kez “evet, canım çok acımış” diyebilmek.

11/12/2025

“Çocukluğu kaos içinde geçen kişinin yetişkinliğe taşıdığı en büyük yük, hep tetikte duran bir sinir sistemidir.”

Böyle büyüyen biri aslında hiçbir zaman tam anlamıyla “rahatlayarak” büyümemiştir. Evde sesler bir anda yükselebilir, ortam bir anda gerilebilir, kimse ne olacağını tam bilemez… Çocuk zihni bu belirsizliğe uyum sağlamak için sürekli alarmda durmayı öğrenir. Bu, o zaman için bir hayatta kalma becerisidir.

Ama yetişkinlikte şartlar değişse bile beden aynı ritimde kalır.
Artık tehdit yoktur ama sinir sistemi hâlâ “her an bir şey olabilir” hızında çalışır.

Bu yüzden:
• Yavaş konuşan biri sabırsızlık yaratır,
• Yavaş ilerleyen işler içten içe stres üretir,
• Sessizlik bile gergin gelir,
• Sanki görünmez bir “hadi hızlan” baskısı vardır.

Bu tepkiler aslında “kişilik” değildir.
Daha çok, çocukken öğrenilmiş o yüksek hızın bugün de otomatik şekilde devam etmesidir.

Ve işin en önemli kısmı şu:
İnsan, geçmişte öğrendiği hızın esiri değildir.
Sinir sistemi yeniden ayarlanabilir; güvenli ilişkiler, duygulara alan açmak, kendine şefkat göstermek ve terapide kurulan o sakin, tutarlı ortam bunu mümkün kılar.

Bazen kişi yavaşlığa değil, yavaşlığın içinde duyulan eski güvensizliğe tahammül edemez.
Ve bunu fark etmek bile büyük bir dönüşümün başlangıcıdır.

29/11/2025

İnsan çoğu zaman hayatı ertelediğini sanır.
Oysa çoğunlukla ertelediği şey hayat değil, kendi duygularıdır.

Bazı kişiler için adım atmak bu kadar zor değildir; onlar hareket ettikçe rahatlar.
Bazılarımız içinse her adım, içte eski bir yarayı kıpırdatan bir temas gibidir.
Aslında tam da bu nedenle, yapmak istediklerimizi yapamazken kendimize kızarız:
“İstesem yapardım, neden olmuyor?” diye.

Bunun cevabı çoğu zaman basittir:
Kişi, adımı değil; o adımın uyandıracağı duyguyu erteler.

Bir şeyi yapmak istediğimizde içimizde iki taraf konuşur:
• Gitmek isteyen taraf: meraklı, canlı, dokunmak isteyen.
• Kalan taraf: kaybetmekten korkan, riski okuyup geri çeken.

Ve çoğu insan bütün ömrünü bu iki taraf arasında sıkışmış hissederek geçirir.
“Bir yanım istiyor, bir yanım durduruyor” cümlesi boşuna bu kadar tanıdık değildir.

Anı yaşayamamak da çoğu zaman bir dikkatsizlik değil;
kendini hissetmeye tutulan ince bir frendir.
Çünkü anın tadını çıkarabilmek, bedende beliren duygulara izin vermeyi gerektirir.
Ve bazı duygular—neşeden çok, kırılabilirlik taşır:
Yakınlık, sevinç, heyecan… Hepsi aynı zamanda “kaybedebilirim” riskini hatırlatır.

İşte tam bu yüzden, bazı insanlar en çok arzuladıkları şeylerin yanında en çok donakalırlar.

Kendine bugün şu soruyu sorabilirsin (hesap vermek için değil, anlamak için):
“Ben gerçekten neyi erteliyorum — eylemi mi, yoksa onun uyandırdığı duyguyu mu?”

Çünkü çoğu zaman fark ettiğimiz anda değişimin ilk adımı kendiliğinden başlar.
İnsan, duygusunu fark ettiği an artık aynı kişi değildir.

Ve belki de “çok geç olmadan” dediğimiz şey, aslında içimize doğru küçük bir kapı açabilme cesaretidir.

23/11/2025

Hepimiz hayatımızda bir kez olsun, “Bu ilişki bana iyi gelmiyor ama ayrılamıyorum” çıkmazına girmişizdir. Sürekli eleştirildiğimiz, kalbimizin kırıldığı, hatta değersiz hissettirildiğimiz bir yerde neden kalmaya devam ederiz? Bu sorunun cevabı, genellikle çocukluğumuzda, duygusal tutarsızlığın hâkim olduğu anlarda gizlidir.
Çocukluk çağında, ağır bir azar işiten, gözyaşları içinde kalan bir çocuğun, birkaç dakika sonra “Hadi sofraya gel” diye çağrılması, masum bir yemek davetinden çok daha fazlasıdır. Bu, çocuğa gönderilen çok güçlü bir sinyaldir: “Yaşadığın acının süresi ve derinliği önemsiz. Uyum sağla ve normalleş, yoksa kabul göremezsin.” Çocuk bu anlarda şunu öğrenir: Sevgi ve güvenlik, sabit bir zeminde değil, ebeveynin anlık öfkesi ile geçici lütfu arasında dans eden, güvenilmez bir ipin üzerindedir. Hayatta kalmak için, acısını hemen yutup, kırılganlığına rağmen o sofraya oturmayı öğrenir.
Bu erken dönem dersi, yetişkinlikte bir bağlanma koduna dönüşür. Artık bizler, bilinçdışımızdaki o eski senaryoyu tekrar etme eğiliminde oluruz: Bize inciten, bizi hiçe sayan partnerlerin veya arkadaşların yanında kalmaya ısrar ederiz. Çünkü zihnimizdeki o eski kayıt şunu fısıldar: “Azar ne kadar şiddetli olursa olsun, biraz sabredersen sonunda sofraya çağrılırsın, yani bir miktar kabul göreceksin.” Yetişkin, sevgi ve kabulü, kendisine kötü davranan birinin yanında durarak, o tutarsızlığın sonunda gelecek “ödüle” tutunarak aramaktadır. Bu durum, acının bittiği bir ilişkiyi değil, acının olduğu bir yerde kalmayı normalleştiren bir kalıbın tekrarıdır.
Unutmayın, içgörü odaklı çalışmalar, bize bu eski kasetin sesini kısmayı öğretir. Kendi değerinizi, başkasının size gösterdiği geçici kabul anlarına endekslemeyi bırakmalısınız. Sürekli kırıldığınız bir sofradan kalkıp gitme cesareti, çocukluk travmanızın döngüsünü kıran en güçlü eylemdir. Değeriniz, kendinize gösterdiğiniz tutarlı saygıdadır, başkasının tutarsız davranışlarına uyum sağlamakta değil.

16/11/2025

Canımız yandığında uyumaya yönelmemiz, çoğu zaman fark etmeden kullandığımız eski bir savunmanın izidir. Zihnimiz yoğun bir duyguyla karşılaştığında onu hemen işleyemez; önce yükü azaltmak, sahneyi bulanıklaştırmak ister. Uyku da bu bulanıklığın en rahat yoludur. Çocuklukta zorlanırken “kapanarak” rahatlamayı öğrenmişsek, yetişkinlikte de acı anında aynı yola başvururuz. Çünkü zihnimiz için uyku, duygunun kendisini değil, duyguyla temas etme zorunluluğunu bir süreliğine kapatan bir perde gibidir. Oysa perdelerin ardında kalan duygu, hâlâ bizi çağırır; görülmek, anlaşılmak, kendine yer bulmak ister. Bu yüzden her uyuma isteğinin altında aslında bir temas ihtiyacı vardır: “Biraz yavaşlayayım, önce kendimi toparlayayım, sonra bakarım.” Kendimize bu içsel çağrıyı duyacak kadar alan açabildiğimizde, uykunun ötesinde bir şey olur: acıyla değil, kendimizle temas ederiz.
Canımız yandığında uyumaya yönelmemiz, çoğu zaman fark etmeden kullandığımız eski bir savunmanın izidir. Zihnimiz yoğun bir duyguyla karşılaştığında onu hemen işleyemez; önce yükü azaltmak, sahneyi bulanıklaştırmak ister. Uyku da bu bulanıklığın en rahat yoludur. Çocuklukta zorlanırken “kapanarak” rahatlamayı öğrenmişsek, yetişkinlikte de acı anında aynı yola başvururuz. Çünkü zihnimiz için uyku, duygunun kendisini değil, duyguyla temas etme zorunluluğunu bir süreliğine kapatan bir perde gibidir. Oysa perdelerin ardında kalan duygu, hâlâ bizi çağırır; görülmek, anlaşılmak, kendine yer bulmak ister. Bu yüzden her uyuma isteğinin altında aslında bir temas ihtiyacı vardır: “Biraz yavaşlayayım, önce kendimi toparlayayım, sonra bakarım.” Kendimize bu içsel çağrıyı duyacak kadar alan açabildiğimizde, uykunun ötesinde bir şey olur: acıyla değil, kendimizle temas ederiz.

Sağlıklı ve olgun bir insan olabilmenin koşullarından biri: engellenmeyi tolere edebilmek.Engellenme, bir isteğimizin ge...
12/11/2025

Sağlıklı ve olgun bir insan olabilmenin koşullarından biri: engellenmeyi tolere edebilmek.
Engellenme, bir isteğimizin gerçekleşmemesi, bir şeyin önümüze set çekmesi ya da beklediğimiz bir karşılığın gelmemesiyle ortaya çıkar. Bu anlarda çoğu zaman öfke, hayal kırıklığı, utanç ya da çaresizlik hissederiz. Aslında mesele bu duyguları bastırmak değil; onlarla birlikte kalabilme kapasitemizi geliştirebilmektir.

Bu kapasite doğuştan değil, ilişkiler içinde şekillenir. Bir çocuk, ihtiyaç duyduğunda karşısında onu yatıştıran, duygusunu anlayan ve sınırlayan bir figür bulduğunda, yavaş yavaş “her şey hemen olmaz”ı öğrenir. Bu deneyimler, zihninde hem arzuyu hem de engellenmeyi birlikte tutabilme becerisini inşa eder. İşte bu beceri, yetişkinlikte sabır, esneklik ve duygusal dayanıklılık olarak karşımıza çıkar.

Ama eğer erken dönemlerde bu onarım yeterince yaşanmadıysa, kişi engellenmeyi bir tehdit gibi algılar. Küçük bir “hayır” bile, görülmeme ya da reddedilme duygularını canlandırabilir. Tepkiler de çoğu zaman bugüne değil, geçmişte onarılmamış o eski duygulara yöneliktir. Bu yüzden bazı insanlar engellendiklerinde hemen öfkelenir, bazıları içe kapanır, bazıları da tamamen geri çekilir.

Olgunlaşmak, bu geçmiş izleri fark edip bugünkü duygularla karıştırmamayı öğrenmektir. Yani engellenmeyi kişisel bir değersizlik gibi değil, hayatın doğal bir sınırı olarak görebilmektir. Ve insan, bu farkındalığı kazandıkça dış dünyanın engelleriyle değil, kendi içindeki güçle hareket etmeye başlar.

İçsel olgunluk, engellenmeye rağmen yönünü koruyabilme kapasitesidir.

10/11/2025

Bir insanı tüketmenin en hızlı yollarından biri, sürekli onu düzeltmek ve eleştirmektir. Çoğu zaman bu, “yardım etmek” ya da “daha iyisini göstermek” niyetiyle yapılır ama derinlerde başka bir mesaj taşır: “Sen olduğun gibi yeterli değilsin.” Sürekli eleştirilen biri zamanla iç dünyasında savunmalar geliştirir; bir yanı geri çekilir, bir yanı öfkelenir. Bu döngü uzadıkça, aradaki sıcak temas yerini sessiz bir uzaklığa bırakır.

Aslında eleştirinin altında çoğu zaman kaygı, kontrol etme isteği ya da görülmeyen bir kırgınlık vardır. Bazen “yanlış yapıyorsun” derken, farkında olmadan “benim güvende olmam için senin öyle davranmana ihtiyacım var” deriz. Ancak bu tutum, karşıdakini hep yetersiz ve suçlu konumuna iter; ilişkide nefes alacak alan kalmaz.

Gerçek değişim, düzeltmekten değil, anlamaktan geçer. Karşımızdakini eleştirmeden önce, “bu davranış bende ne hissettirdi?” diye durup bakabilmek, temasın en derin kapısını aralar. Kırgınlık, hayal kırıklığı ya da korku paylaşıldığında, ilişki yeniden canlanır. Çünkü insanlar düzeltilerek değil, anlaşılarak değişirler.

Address

İstiklal Mahallesi Şaiir Fuzuli Caddesi Özkal İş Merkezi No:36/6
Eskisehir
26010

Opening Hours

Monday 10:00 - 20:00
Tuesday 10:00 - 20:00
Wednesday 10:00 - 20:00
Thursday 10:00 - 20:00
Friday 10:00 - 20:00
Saturday 10:00 - 20:00

Telephone

+905511599255

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Klinik Psikolog Serhat Uludemir posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Practice

Send a message to Klinik Psikolog Serhat Uludemir:

Share

Share on Facebook Share on Twitter Share on LinkedIn
Share on Pinterest Share on Reddit Share via Email
Share on WhatsApp Share on Instagram Share on Telegram