09/03/2026
Sosyal medya bu kadar güçlü çünkü yalnızca dikkatimizi değil, yalnız kaldığımız anları hedef alıyor. İçerikten çok, boşluklara temas ediyor.
Gün içinde ne hissettiğimizi tam ayırt edemediğimiz anlarda, zihin hızlı bir düzenleme yolu arıyor. Ekran tam bu noktada devreye giriyor: beklemeden, düşünmeden, zahmetsizce.
Bu yüzden çoğu zaman sosyal medyaya girmemizin nedeni sadece merak ya da keyif değil; kendimizle baş başa kalmamak.
Bu kısa süreli bir rahatlama sağlıyor. Ama duygu işlenmediği için içeride kalıyor. Sakinleşmiş gibi hissediyoruz ama beden ve zihin hâlâ yüklü. Zamanla başka bir şey daha oluyor: Kişi kendi iç referanslarını daha az duymaya başlıyor. Kendi sesini daha az işitiyor. Ne düşündüğünü, ne hissettiğini, neye ihtiyacı olduğunu, neyin ona ait olduğunu.
Bunun yerini yavaş yavaş dış ölçütler alıyor. Maruz kaldıklarını zihninin sesi olmaya başlıyor. Kendi sesi ile zihninin sesi karışıyor. Ne normal? Ne yeterli? Ne kabul görüyor? Tüm bu soruların cevabı sosyal medyada olan ana akım ile şekilleniyor.
Uyum artıyor ama temas azalıyor. Ve bir noktada şu cümle beliriyor: “Her şey yolunda gibi ama ben kendimde değilim.”
Genelde bunu “dikkatim dağılıyor” diye tarif ediyoruz. Ama mesele dikkat değil. Mesele, içsel temasın zayıflaması.
Zihin sürekli dışarıdayken, beden ve duygular arkada kalıyor. Bir süre sonra kişi ne hissettiğini değil, sadece neye baktığını biliyor. Hatta bazen neye baktığını bile fark etmiyor.
Burada sosyal medya sebep değil. Ama zaten zorlanan bir iç dünyada temassızlığı sürdürmeyi çok kolaylaştıran bir zemin oluyor.
Asıl mesele ekran süresi değil. Asıl mesele, ekran kapandığında kendimizle ne kadar kalabildiğimiz.
Çünkü insan en çok, dış uyaranlar çekildiğinde zorlanır. Ruh sağlığında iyilik hali de tam olarak bu temas alanında şekillenir.
Bazen en koruyucu adım telefonu kapatmak değil, içeriye dönmeye biraz daha cesaret etmektir.