31/01/2026
🇰🇷Güney Kore’de, Dünya Laparoskopik Karaciğer Cerrahisi Kongresi’nde bana çok felsefik bir başlık verdiler: Laparoskopik cerrahide karaciğerin üç boyutlu algılanması. Bir cerrah için bu konu sadece teknik bir mesele değildir; bu, insanın mekânı, derinliği ve bedeni nasıl algıladığının hikâyesidir. Ben bu hikâyeye noktadan başladım. Bir Ege çocuğu olarak benim noktam zeytin tanesiydi. Babamın anlattığı gibi, yerdeki tek bir zeytin sadece bir nokta değil; bereketti, gelecekti, potansiyeldi. Sonra çizgiye geçtim. Noktaların yan yana geldiğinde harekete dönüştüğünü, çocukluk oyunlarında, sokakta açılan küçük çukurlarda öğrendim. Düzlemi anlatırken doğaya döndüm; bir yaprağın damarlarını, ipek böceğinin o damarlara nasıl hiç zarar vermeden ilerlediğini gördüm. Yıllar sonra ince bağırsak cerrahisinde transilluminasyonla damarları gördüğümde, o anın bir dejavu olduğunu fark ettim. Beyin bu bilgileri saklıyordu. Karaciğer ise bambaşka bir evrendi: karanlık, yoğun, karmaşık ve üç boyutluydu. Bu yapıyı anlatabilmek için eşek arılarının karaciğeri nasıl diseke ettiğini gösterdim; tüm bedenini, tüm koordinatlarını kullanarak, adeta mikrocerrah gibi. Ama yalnızca izlemek yetmezdi. Burada Prof. Dr. Gazi Yaşargil’in modellerine ve onun cerrahide algıyı elle inşa eden yaklaşımına atıfta bulundum. Çünkü gerçek üç boyut, el–göz–beyin koordinasyonuyla oluşur. Laparoskopik cerrahide ise gözlerimiz adeta bağlanır; derinlik yoktur, dokunma yoktur. O yüzden algıyı defalarca zihne kaydetmek gerekir. Ben bunu on binlerce çizimle, binlerce ameliyatla, ameliyat videolarını tekrar tekrar izleyip edit ederek yaptım. Her video benim için bir ayna oldu. Bugün laparoskopik cerrahide gözlerimiz görmese bile, zihin daha derin görmeyi öğrenebilir. Bu yüzden konuşmamı “one hundred eyes” benzetmesiyle bitirdim. Bazen insan bir gözünü kaybettiğinde, aslında daha fazla görmeyi öğrenir. Bu konuşma, teknik bir sunumdan çok, algının nasıl inşa edildiğine dair bir yolculuktu.
Prof. Dr. Ünal Aydın