Prof. Dr. Cem Terzi

Prof. Dr. Cem Terzi Kolorektal Cerrah Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır, tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

06/05/2026
BİR DAİRENİN AHLAKI7–8 yıl önce İstanbul’da, Maçka’da bir kiralık daire buldum. İçinde yaşanacak gibiydi. Eşime haber ve...
05/05/2026

BİR DAİRENİN AHLAKI
7–8 yıl önce İstanbul’da, Maçka’da bir kiralık daire buldum. İçinde yaşanacak gibiydi. Eşime haber verdim. Koko’yu alıp İzmir’den geldi. Evi gezdi. Beğendi.
“Tamam, taşınıyoruz” dedi.

Ev sahibinin avukatı ile kira sözleşmesini için görüştüğümüzde “Evde köpek olamaz” şartı ile karşılaştık. Sadece bir şart da değilmiş bu.
Neredeyse bir yasa gibi yazılmış.
Hatta “tapuya işlendi” dediler.
Doğru muydu, değil miydi hala bilmiyorum. Neyse evi kiralayamadık.
Ama zihniyet buydu. Bir insan,
evinin duvarlarını köpekten korumaya çalışıyordu.
Duvarları. Sanki mesele tırnak izi,
tüy, koku…. Hayır. Mesele, yaşamın içeri alınmasıyla ilgili.
Mesele, kimin içeri girebileceğine kimin karar verdiği.
Bu ülkede bazıları
duvarlarını hayattan korur.
Şefkatten, temastan, ortak yaşamdan.
Sonra o duvarların içinde
“temiz” yaşadıklarını sanırlar.
Oysa o evler temiz değil.
Sadece boş.

“Köpeğin annesi olunmaz” diyen yobazlara..Adına ister “evlat” deyin, ister “yoldaş”, ister “dost”... Koko benimle yaşaya...
05/05/2026

“Köpeğin annesi olunmaz” diyen yobazlara..

Adına ister “evlat” deyin, ister “yoldaş”, ister “dost”... Koko benimle yaşayan bir canlı değil sadece. Benimle hisseden, benimle susan, benimle dünyamı paylaşan bir varlık.
Birlikte yaşamak dediğimiz şey,
sadece insanlar arasında kurulmaz.
Şefkat, tür sormaz!

“Eve alınmaz, mundardır” diyen bir zihniyet, aslında temizlikten değil, korkudan ve hiyerarşiden beslenir. Dertleri insan davranışları üzerinde tahakküm kurmaktır.
Koko evin içindeki en sahici varlıklardan biri.
O benim en iyi arkadaşım.
Evet
ailemin bir ferdi!

Sibel Karadağ kimdir?Dr. Karadağ, Kadir Has Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üye...
05/05/2026

Sibel Karadağ kimdir?

Dr. Karadağ, Kadir Has Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyesi ve lisansüstü program direktörüdür. 2021/2022’de Mercator Stiftung–İstanbul Politikalar Merkezi araştırmacısı, 2018/19’da ise Yale Üniversitesi’nde misafir araştırmacı olarak bulunmuştur. Lisansını Sabancı Üniversitesi Sosyal ve Siyasal Bilimler’de; ilk yüksek lisansını Sabancı Üniversitesi Avrupa Çalışmaları’nda; ikinci yüksek lisansını London School of Economics (LSE) Sosyal Politika Bölümü’nde; doktorasını ise 2020 yılında Koç Üniversitesi’nde tamamlamıştır.

Çalışmaları eleştirel sınır çalışmaları, göç ve hareketlilik, emek rejimleri, siyaset sosyolojisi ve siyaset felsefesi alanlarında yoğunlaşmaktadır. Kitap katkılarının yanı sıra makaleleri Geopolitics, Security Dialogue, Journal of Refugee Studies, Turkish Studies ve Comparative Migration Studies gibi dergilerde yayımlanmıştır. Yakın dönemde TREATMi (Doctors on the Move: Transnational Research into Healthcare Migration) projesinin ve AB COST Aksiyonu “Data Matters: Avrupa Göç ve Sınır Kontrolünün Sosyo-teknik Zorlukları”nın yürütücülüğünü üstlenmiştir. Avrupa’nın en büyük akademik platformu olan European International Studies Association (EISA) ile sınır bölgelerindeki şiddet ve hak ihlallerini araştıran Border Forensics’in yönetim kurulu üyesidir. On yılı aşkın süredir sınır bölgelerinde (Midilli, Ege Denizi, Meriç nehri) etnografik araştırmalar yürütmektedir.

Bir toplumda işkence kabul görüyorsa, hayvanlara yönelik şiddetin denormalleşmesi şaşırtıcı değildir.• Bu iki durum birb...
05/05/2026

Bir toplumda işkence kabul görüyorsa, hayvanlara yönelik şiddetin de
normalleşmesi şaşırtıcı değildir.
• Bu iki durum birbirini besler.
• Tersi pek mümkün değildir: Eğer bir toplum işkenceyi kesin biçimde
reddederse, hayvanlara yönelik şiddet algısı da değişir.
• Yani mesele sadece hayvanlar değil; yaşamın bütününe dair etik bir
çerçeve meselesidir.
Toplumun şiddete karşı genel tutumu, hayvanlara nasıl davrandığını da
belirler. Etik bir toplum, hem insanlara hem hayvanlara yönelik şiddeti
birlikte reddetmek zorundadır.
Nilgün Toker

Metastatik Kolorektal kanser  (mKRK) kalın bağırsak veya rektumdan köken alan ve vücudun başka organlarına yayılmış bir ...
04/05/2026

Metastatik Kolorektal kanser (mKRK) kalın bağırsak veya rektumdan köken alan ve vücudun başka organlarına yayılmış bir kanser türüdür.

Son yıllarda moleküler biyoloji, immünoterapi ve hedefe yönelik tedaviler sayesinde tedavi seçenekleri önemli ölçüde gelişmiştir.

Ancak bu gelişmelerin klinik pratiğe yansıması, yalnızca bilimsel ilerlemeyle değil, sağlık sistemlerinin erişim kapasitesi ile de doğrudan ilişkilidir.

Bugün artık biliyoruz ki kolorektal kanser tek bir hastalık değil. Her tümörün kendi biyolojisi var.

Eskiden herkes aynı kemoterapiyi alıyordu. Bugün ise doğru hastaya doğru ilaç seçilebiliyor. Bu, gerçek bir ilerleme.

Günümüzde tedavi kararının temelini moleküler analizler oluşturur.
KRAS, NRAS, BRAF mutasyonları, MSI/dMMR durumu ve HER2 amplifikasyonu gibi biyobelirteçler tedavi seçimini belirler.

Bu testlerin bir kısmı kamu sisteminde yapılabilmekle birlikte, ileri moleküler paneller (NGS) çoğu zaman sınırlı erişime sahiptir ve önemli maliyetler doğurur.

mKRK tedavisi artık standart kemoterapiye dayalı tek tip bir yaklaşım olmaktan çıkmış, kişiselleştirilmiş bir yapıya dönüşmüştür.

İmmünoterapi, MSI-H/dMMR hastalarda birinci basamak tedavi haline gelmiştir ve uzun süreli yanıtlar sağlayabilmektedir.

Klasik kemoterapiler çoğunlukla SGK geri ödeme kapsamındadır. Ancak hedefe yönelik tedaviler ve immünoterapiler yüksek maliyetlidir.

Yeni nesil hedef tedaviler ise çoğu zaman geri ödeme kapsamı dışında kalmakta ve erişimi zorlaştırmaktadır.

Moleküler testler ve sıvı biyopsi gibi ileri tanı yöntemleri de önemli ekonomik yük oluşturur.

Bugün mKRK tedavisinde temel sorun, tedavinin varlığı değil, erişimdir. Aynı biyolojik hastalığa sahip hastalar, farklı sağlık sistemleri veya ekonomik koşullar nedeniyle tamamen farklı tedavilere ulaşabilmektedir.

Tek adam rejimi ve Bilim: Yayın ve Akademisyen PatlamasıProf. Dr. Cem Terzi BİR YAPISALBOZULMANIN ANALİZİ Bu yıl Researc...
04/05/2026

Tek adam rejimi ve Bilim: Yayın ve Akademisyen Patlaması
Prof. Dr. Cem Terzi

BİR YAPISAL
BOZULMANIN ANALİZİ

Bu yıl Research Integrity and Peer Review dergisinde “Mostscience is published from countries lacking in democracy andfreedom of press” başlıklı önemli bir makale yayımlandı. John P. A. Ioannidis ve Jeroen Baas, küresel bilimsel üretimi, demokrasi ve basın özgürlüğü bağlamında analiz ettiler.

Makalede, günümüz bilimsel üretim sisteminin yüzeyde görünen niceliksel artışının ardında yatan derin yapısal sorunlar olarak, günümüz bilimsel üretim sisteminin yalnızca akademik bir faaliyet olmadığını, aynı zamanda politik rejimler, devlet teşvikleri ve basın özgürlüğü ile doğrudan ilişkili bir üretim alanına dönüştüğü ortaya konmaktadır.

Özellikle Türkiye, İran ve Suudi Arabistan gibi demokratik olmayan veya hibrit rejimlerde bilimsel üretimin doğası, klasik akademik merak ve özgürlük çerçevesinin dışına taşmış görünmektedir.

Bu çalışma, küresel bibliyometrik veriler ile demokrasi ve basın özgürlüğü derecelendirmelerini birleştiren bir analizdir. Demokrasi verileri, Economist Intelligence Unit tarafından yayımlanan Demokrasi Endeksi (2006 ve 2024), basın özgürlüğü verileri ise Sınır Tanımayan Gazeteciler (2024) tarafından sağlanmış, yayın verileri Scopus veri tabanından alınmıştır. Farklı ülkelerden ortak yazarlı yayınlar için oransal paylaştırma yapılmış, tüm makaleler, incelemeler, konferans bildirileri, kitaplar ve kitap bölümleri çalışmaya ve analize dahil edilmiştir.

Çok ilginç bulgular ile karşı karşıyayız:
2024 yılında, tam demokratik ülkeler Scopus’taki yayınların yalnızca %22’sini üretmiştir; oysa 2006’da bu oran %66 idi. 2006 yılı için yayın oranları ile demokrasi düzeyi arasında ilişki bulunmazken, 2024’te daha düşük demokrasi düzeyine sahip ülkelerin daha fazla yayın ürettiği görülmüştür. 2024’te yayınların %78’i demokratik olmayan veya kusurlu demokrasilerden gelmektedir. Ayrıca, yayınların büyük çoğunluğu basın özgürlüğü sorunlu ülkelerden kaynaklanmaktadır. Politik, ekonomik, hukuki, sosyokültürel ve güvenlik alanlarında sorun yaşayan ülkelerin payı da yüksektir.

2006–2024 arasında sürekli yayın yapan dergilerde sonuçlar benzerdir. 2024’te yüksek atıf alan makalelerin %87,1’inde en az bir yazar tam demokratik olmayan bir ülkedendir; %98,8’inde ise basın özgürlüğü iyi olmayan ülkelerden en az bir yazar bulunmaktadır.

REJİM ve BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ SINIFLAMASI
Makale şu sınıflamayı kullanıyor:
1. Tam demokrasi: Serbest ve adil seçimler, güçlü kurumlar, bağımsız yargı ve sivil özgürlüklerin yüksek olduğu ülkeler. Örneğin; İngiltere, Almanya, Kanada, Hollanda
2. Kusurlu demokrasi: Seçimler var ama medya baskısı olabilir, kurumlar zayıflayabilir, demokrasi işler ama tam değildir. Örneğin; ABD, Hindistan, Fransa, Güney Kore
3. Hibrit rejim: Seçimler vardır ama ciddi manipülasyonlar bulunur, otoriter pratikler belirgindir, demokrasi ile otoriterlik arasında yer alır. En kritik kategori budur; örneğin; Türkiye. (Makalede Türkiye, açıkça bu kategoride yer almıştır.)
4. Otoriter rejim: Gerçek anlamda demokratik seçim yoktur;güç tek elde toplanmıştır, muhalefet ve medya baskı altındadır. Örneğin; Çin, İran, Suudi Arabistan, Rusya

Basım özgürlüğü kriterleri için iyi, tatmin edici, sorunlu, zor ve çok ciddi sorunlu sınıflaması yapılmıştır.

ÜLKELERİN KONUMU
Otoriter ve çok ciddi basın sorunu olan ülkeler: Çin, İran,Suudi Arabistan ve Rusya. Bunlar en kapalı sistemlerdir.

Hibrit ve çok ciddi basın sorunu olan ülkeler: Türkiye. Kritik nokta şudur: Demokrasi varmış gibi görünür; pratikte ise ciddi baskı vardır.

Kusurlu demokrasi ve sorunlu basın: ABD, Hindistan, Güney Kore, Fransa ve İtalya. Bu ülkeler ara kategoriye yerleşir.

Tam demokrasi ve iyi/tatmin edici basın: İngiltere, Almanya, Kanada, Hollanda ve Avustralya Bunlar en açık sistemlerdir.

BU SINIFLAMA NEDEN ÖNEMLİ?
Makalenin asıl yaptığı şey “kim ne kadar yayın yaptı” sorusu değil, “hangi rejim nasıl bilim üretiyor” sorusudur.

ÖLÇÜLEN DEĞİŞKENLER
Makale şu temel değişkenleri birlikte sunmaktadır: Ülkenin rejim tipi (demokrasi derecesi), basın özgürlüğü düzeyi, toplam yayın sayısı ve yüksek atıf alan yayın oranı (10.000’de).
Bu yapı, bilimsel üretimde nicelik ile nitelik arasındaki ilişkiyi analiz etmeyi mümkün kılmaktadır.

KRİTİK ANALİTİK SONUÇ
Bu sınıflamaya göre otoriter ve hibrit ülkelerde yayın sayısı hızla artıyor; üretim devlet teşvikli hale geliyor; politik kontrol yüksek seyrediyor.
Demokratik ülkelerde ise üretim daha az ama daha dengeli; kalite kontrol mekanizmaları daha güçlü görünüyor.
Bilimsel üretim artık yalnızca akademik sistemin ürünü değil, doğrudan rejim tipine bağlı bir üretim biçimi haline gelmiş görünüyor.

Bulgulardan örnekler vererek konuyu derinleştirelim:
Çin: 1.241.560 yayın ve 691 yüksek atıf.
ABD: 757.240 yayın ve 654 yüksek atıf.
İngiltere: 255.093 yayın ve 305 yüksek atıf.
Almanya: 210.354 yayın ve 231 yüksek atıf.
Türkiye: 78.449 yayın ve 63 yüksek atıf.
İran: 76.937 yayın ve 42 yüksek atıf.
Suudi Arabistan: 72.867 yayın ve 74 yüksek atıf.
Hollanda: 76.265 yayın ve 121 yüksek atıf.

Bu sayılar, özellikle Türkiye ile Hollanda karşılaştırmasında, benzer üretim hacmine rağmen kalite farkının belirgin olduğunu göstermektedir.

Genel olarak şu sonuçlara ulaşılmıştır:
1. Otoriter ve hibrit rejimlerde: Yayın sayısı artmaktadır. Devlet teşvikleri belirleyicidir. Kalite heterojendir veya düşüktür.
2. Demokratik ülkelerde: Üretim daha kontrollüdür. Kalite daha dengelidir. Eleştirel denetim mekanizmaları daha güçlüdür.

Bilimsel üretimde yaşanan artış, her zaman bilimsel ilerleme anlamına gelmemektedir. Özellikle otoriter ve hibrit rejimlerde bu artış, performans baskısı ve teşvik sistemlerininbir sonucudur. Bu durum, yüksek hacimli ancak sınırlı etki gücüne sahip bir yayın ekosistemi üretmektedir.

Bilim artık yalnızca üniversitelerde üretilen bir bilgi alanı değildir, aynı zamanda devletlerin küresel rekabet araçlarından biri haline gelmiştir.
Demokratik sistemler kaliteyi (niteliği), otoriter sistemler ise üretim hacmini büyütmektedir.
Bu analiz, bilimsel üretimde nicelik ile nitelik arasındaki kopuşu açık biçimde ortaya koymaktadır. Burada söz konusu olan yalnızca bilim üretimi değil, bilimin araçsallaştırılmasıdır.

DEVLET GÜDÜMLÜ BİLİMSEL ÜRETİM
Birçok demokratik olmayan devlet, bilimsel araştırmayı ulusal stratejinin bir parçası olarak bilinçli biçimde büyütmüştür. Bu büyüme doğal bir akademik gelişimin sonucu değildir. Aksine, agresif teşvik sistemleri, performans baskısı ve merkezi yönlendirme ile desteklenen bir üretim modelidir.
Bilim burada bir hakikat arayışı olmaktan çıkar; devletin uluslararası görünürlüğünü ve gücünü artıran bir araç haline gelir.

NİCELİK ARTIŞI NİTELİK ARTIŞI DEĞİLDİR
Makalenin en çarpıcı bulgularından biri, yayın sayısındaki artışın kalite ile paralel gitmediğidir. Aksine, çok önemli sorunlar oluşmuştur: Anlamsız veya katkısız yayınlar, sahtecilik ve veri manipülasyonu, atıf kartelleri, etik dışı yayın pratikleri. Bu durum, bilimsel literatürün güvenilirliğini doğrudan tehdit etmektedir.

POLİTİK MÜDAHALE ve BİLİM GÜNDEMİ
Otoriter rejimlerde devlet yalnızca üretimi artırmakla kalmaz, aynı zamanda neyin çalışılacağını da belirler. Politik olarak hassas konular bastırılırken, devletin önceliklerine uygun alanlar teşvik edilir. Bu, bilimsel özgürlüğün ortadan kalkması anlamına gelir.

BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ ve BİLİM
Makale, basın özgürlüğü ile bilimsel kalite arasında doğrudan bir ilişki kurmaktadır. Basın özgürlüğünün zayıf olduğu sistemlerde bilimsel üretim eleştiriden ve denetimden yoksun kalır. Politik manipülasyona açık hale gelir. Yanlı ve eksik bilgi yayılabilir.
Bu koşullarda bilim, hakikati arayan bir alan değil, iktidarın söylemini yeniden üreten bir mekanizma haline dönüşür.

KÜRESEL BİLİMİN YÖN DEĞİŞTİRMESİ
Makalenin en sarsıcı bulgularından biri şudur: 2024 itibarıyla bilimsel yayınların %75’ten fazlası tam demokratik olmayan ülkelerden gelmektedir.
Bu, bilimsel üretimin ağırlık merkezinin özgürlükten çok kontrol ve teşvik sistemlerine kaydığını göstermektedir.

TÜRKİYE, İRAN VE SUUDİ ARABİSTAN
Bu ülkeler için ortak özellikler şunlardır: Devlet destekli yayın teşvikleri, politik kontrol ve yönlendirme, zayıf eleştirel denetim mekanizmaları ve basın özgürlüğü sorunları. Bu yapı içinde üretilen bilimsel çıktılar, niceliksel olarak artarken niteliksel olarak tartışmalı hale gelmektedir.

ÜLKE KARŞILAŞTIRMALARI
Çin 2024 yılında 1.241.560 yayın üretmiştir. Bu sayı ABD’nin 757.240 yayınının neredeyse iki katıdır. Ancak yüksek atıf oranı 10.000’de 691’dir. ABD’de bu oran 654’tür. Çin yalnızca çok üretmemekte, aynı zamanda seçili alanlarda yüksek etki de yaratabilmektedir. Ancak bu etki, devasa hacim içinde heterojen bir kalite yapısına işaret eder.
İngiltere: 255.093 yayın - 305 yüksek atıf
Almanya: 210.354 yayın - 231 yüksek atıf
Kanada: 133.981 yayın - 169 yüksek atıf
Bu ülkelerde toplam üretim daha düşük olmasına rağmen, yüksek atıf oranlarının görece dengeli olduğu görülmektedir. Bu durum kalite kontrol mekanizmalarının daha etkin olduğunu düşündürür.

OTORİTER VE HİBRİT REJİMLER
Rusya: 104.823 yayın - sadece 32 yüksek atıf
İran: 76.937 yayın - 42 yüksek atıf
Türkiye: 78.449 yayın - 63 yüksek atıf
Suudi Arabistan: 72.867 yayın - 74 yüksek atıf
Bu sayılar kritik bir ayrımı ortaya koymaktadır; bu ülkeler önemli sayıda yayın üretmelerine rağmen, yüksek etki yaratma kapasiteleri belirgin şekilde düşüktür. Örneğin, Türkiye, Hollanda ile benzer sayıda yayın üretmektedir (Türkiye 78.449, Hollanda 76.265). Ancak Hollanda’nın yüksek atıf oranı 121 iken Türkiye’nin 63’tür. Bu fark, yalnızca üretim değil kalite/nitelik farkıdır.

BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ İLE SAYISAL İLİŞKİ
Basın özgürlüğünde ciddi sorunları olan ülkeler şunlardır: Çin, İran, Türkiye ve Suudi Arabistan
Bu ülkelerde yüksek atıf üretimi genellikle ya düşüktür ya da homojen değildir.

SONUÇ
Yayın sayısı artışı kaliteyi garanti etmiyor. Devlet teşvikli üretim sistemleri yüksek hacim yaratsa da yüksek etki üretimi sınırlı kalıyor. Bu nedenle, bilimsel üretimde yaşanan artış, her zaman bilimsel ilerleme anlamına gelmez. Özellikle otoriter ve hibrit rejimlerde bu artış, büyük ölçüde performans baskısı ve teşvik sistemlerinin sonucudur.
Şimdi de bu makaleden de yararlanarak Türkiye’ye bakalım.

TÜRKİYE: HİBRİT REJİM, AKADEMİK ŞİŞME VE UNVAN ENFLASYONU
Türkiye, bu küresel dönüşümün tipik bir laboratuarıdır. Rejim tipi uluslararası ölçütlerde “hibrit rejim” olarak tanımlanırken, basın özgürlüğü “çok ciddi sorunlu” kategorisindedir.
The Economist Democracy Index tanımına göre hibrit rejim; seçimlerin yapıldığı ancak, bu seçimlerin adil olmadığı, devlet kurumlarının zayıf olduğu, hukukun üstünlüğünün sınırlıkaldığı ve siyasi özgürlüklerin ciddi biçimde kısıtlandığı sistemdir.
Bir rejimin hibrit sayılması için genelde şu 5 özellik birlikte bulunur:
1. Seçim vardır ama adil değildir.
Seçimler yapılır ama medya kontrol altındadır, muhalefet baskı altındadır, eşit rekabet yoktur. Buna “rekabetçi otoriterlik” de deniyor.
2. Kurumlar var ama işlevsizdir.
Parlamento vardır, mahkeme vardır, anayasa vardır. Ama kararlar fiilen yürütme gücünde toplanır.
3. Hukukun üstünlüğü zayıftır.
Yasa herkese eşit uygulanmaz; siyasal davalar öne çıkar.
4. Basın özgürlüğü sınırlıdır.
Tamamen kapalı değildir, otoriter rejim gibi değildir; ama baskı, oto-sansür ve sahiplik kontrolü vardır.
5. Sivil özgürlükler kısıtlıdır. Protesto zordur, örgütlenme risklidir, akademi baskı altında olabilir.
Türkiye’de bilimsel üretim niceliksel olarak artmakta; 2024 itibarıyla yaklaşık 78bin yayın üretilmiş görünmektedir. Ancak bu artışın arkasında ciddi bir nitelik krizi yatmaktadır. Atıf oranlarının düşüklüğü, bu üretimin bilimsel derinlikten çok sayısal şişkinlik taşıdığını açıkça ortaya koymaktadır.
Türkiye; Rusya, İran, Suudi Arabistan ve Pakistan ile birlikte, bilimsel üretimini hızla artıran ancak demokratik standartları sınırlı ülkeler kümesinde yer almaktadır. Bu ülkelerde bilim, özgür bir düşünsel üretim alanı olmaktan çok, devlet politikalarının bir enstrümanına dönüşmektedir. Nicelik artarken özgürlük daralmakta; yayın çoğalırken hakikat zayıflamaktadır.
Bu tablo Türkiye’de artık grotesk bir boyut kazanmıştır.
Örneğin, tıp fakültelerinde yalnızca altyapı değil, akademik kadro üretimi de bir tür “seri imalat” rejimine bağlanmıştır. Sağlık Bilimleri Üniversitesi örneğinde olduğu gibi, bir gecede 970 kişinin profesör/doçent kadrosuna atanması, akademinin kurumsal ciddiyetinin tasfiye edildiğinin ilanıdır. 7-8 ay içinde yüzlerce profesör ve doçent kadrosu açılması, bilimsel gelişmenin değil, sistematik bir kadro mühendisliğinin göstergesidir.
Daha vahimi bir saat öğrenci dersi vermemiş, akademik bir sürecin içinden geçmemiş, doçentlik sınavına girmemiş kişiler dosya göndererek akademik unvan alabilmektedir: Postayla doçentlik, yönetmelikle profesörlük!
Bu, bilim değil. Bu, açıkça bir unvan enflasyonudur.
Ortaya çıkan şey bir akademi değil, bir simülasyondur.
“Makale fabrikaları”, sahte dergiler, atıf manipülasyonları ve içeriksiz yayınlar bu düzenin doğal çıktısıdır: Yayın var, ama içerik yok. Makale var, ama bilim yok. Atıf yok, etki yok, hakikat yok.
Bu sistemde akademik üretim, bilgi üretmek için değil; kariyer üretmek, kadro doldurmak ve politik sadakat inşa etmek için yapılmaktadır.
Basın özgürlüğünün zayıf olduğu bu ortamda çürüme daha da derinleşiyor. Çünkü bilimsel bilgi ancak eleştiriyle, tartışmayla ve kamusal denetimle var olabilir. Özgür medya yoksa, bilim denetlenemez. Denetlenmeyen bilgi ise hızla propagandaya dönüşür.
Bugün karşı karşıya olduğumuz şey basit bir kalite sorunu değildir. Bu, bilimin siyasal bir aygıta dönüştürülmesidir.
Bu süreç, yalnızca akademiyi değil, toplumun tamamını etkiliyor. Çünkü sağlık politikalarından eğitim sistemine kadar her alan, bu çarpık bilgi üretiminin üzerine kurulmaya başlıyor.
Bilimsel üretim artıyor gibi görünürken, aslında bilgideğersizleşmektedir. Unvanlar çoğalırken, uzmanlık yok olmaktadır. Akademi büyürken, bilim küçülmektedir.
Bu, bilinçli bir dönüşümdür. İktidarın bu hatalı müdahalesine muhalif olması beklenen kesimin bir bölümü de bu düzene itiraz etmek yerine ona eklemlenmiş durumda. İktidarın dağıttığı akademik unvanlar, liyakatin değil sadakatin ürünü olmasına rağmen, sorgulanmadan kabul edildi. Çünkü mesele artık bilim üretmek değil, sistem içinde yer kapmak haline gelmiştir.
Kolay elde edilen unvanlar sorgulanmadı; tersine, kişisel kazanım olarak içselleştirildi.
Bu durum yalnızca bir ahlaki zafiyet değil, aynı zamanda politik bir teslimiyettir.
Liyakatsizce dağıtılan unvanlar, bilimsel bir utanç olması gerekirken, kariyer fırsatı olarak benimsendi. Bu artık sadece iktidarın yarattığı bir sorun değil; bu çürümeye dahil olanların da sorumluluğudur.
Dünyanın hiçbir ciddi akademik sisteminde bu kadar kolay doçent ya da profesör olunmaz.
Akademik unvan, bir yönetmelik hamlesiyle değil, yıllar süren emek, denetim ve uluslararası değerlendirme süreçleriyle kazanılır.
Almanya’da habilitasyon süreçleri, Birleşik Krallıkta şeffaf uluslararası değerlendirmeler ve ABD’de uzun tenure süreçleri olmadan akademik yükselme mümkün değildir.
Türkiye’de ise akademik yükselme, giderek bilimsel liyakatin değil idari kararların konusu haline getirilmiştir.
Oysa “eski Türkiye’de” (bütün eksiklerine rağmen) bu kadar pervasız bir unvan dağıtımı yoktu. Doçentlik merkezi ve zorlu bir sınav sürecine tabiydi. Jüriler denetim yapar, adaylar sözlü sınavda bilimsel olarak sorgulanırdı. Profesörlük ise akademik olgunluk anlamına gelirdi.
Bugün ise, unvan çoğaldıkça değeri düşmüş, akademik itibar ciddi bir aşınmaya uğramıştır.
Bu ülkede, ülkemizde, insanlar kendi jürilerini kendileri belirleyip YÖK’e gönderdiler…
Bu artık bir sistem değil, açık bir çürümedir.
Bilimsel denetim dediğiniz şey ortadan kaldırıldı. Yerine, karşılıklı onay mekanizması getirildi: “Ben seni atayayım, sen beni onayla!”
Bu düzende jüri, hakemlik yapan bağımsız bir akıl değil; birbirini kollayan, birbirini yükselten kapalı bir ağdır. Bu yüzden bugün ortaya çıkan tablo şaşırtıcı değildir: Liyakat değil ilişki belirleyicidir.
Bilgi değil sadakat ödüllendirilir.
En acısı da bu kadar açık bir yozlaşma, neredeyse normalleşmiştir.
Kimse, “bu nasıl mümkün olur” diye sormuyor. Çünkü sistemden faydalananlar, sistemin sorgulanmasını istemiyor.
Bu yüzden sorun sadece kötü bir uygulama değildir. Sorun, akademinin kendi kendini denetleme kapasitesini kaybetmiş olmasıdır.

REKTÖRLÜK REJİMİ: AKADEMİNİN SİYASAL DENETİMİ
Hele rektör atamaları… Bu sistemin en çıplak, en utanmaz yüzü tam da burada ortaya çıkıyor.
Türkiye’de üniversitelerin en üst yöneticileri, akademik topluluğun iradesiyle değil, doğrudan siyasi iktidar tarafından belirleniyor. Rektörlük, bilimsel liyakatin değil, politik sadakatin ödüllendirildiği bir makam haline getirilmiş durumda.
Cumhurbaşkanı kararıyla atanan rektörler, üniversiteyi temsil eden bilim insanları değil, iktidarın üniversite içindeki uzantıları gibi hareket ediyor.
Bu, üniversitenin özüne aykırıdır. Çünkü üniversite dediğiniz şey, iktidardan bağımsız düşüncenin kurumsal alanıdır. Oysa bugün Türkiye’de üniversite, doğrudan yürütmenin bir alt birimi gibi işlemektedir.
Dünyada durum bunun tam tersidir. Almanya’da rektörler üniversite senatosu ve akademik kurullar tarafından seçilir. Süreç çok katmanlıdır ve adayların bilimsel geçmişi, yöneticilik deneyimi ve akademik itibarı titizlikle değerlendirilir.
İngiltere’de üniversite yöneticileri bağımsız arama komiteleri tarafından belirlenir. Bu komiteler uluslararası aday havuzunu tarar ve karar süreçleri şeffaftır.
ABD’de üniversite başkanları, mütevelli heyetleri tarafından seçilir; ancak bu heyetler geniş akademik danışma süreçleri yürütür. Adaylar kamuya açık sunumlar yapar, akademik topluluk tarafından sorgulanır.
Fransa’da üniversite başkanları, doğrudan üniversite içindeki seçilmiş kurullar tarafından oylanır.
Hiçbirinde bir siyasi lider tek başına “şu kişi rektör olacak” demez. Böyle bir şey, üniversitenin doğasına aykırı kabul edilir. Türkiye’de ise bu artık normalleşmiş durumda. Rektör, akademinin içinden yükselen bir figür değil; yukarıdan atanan bir idareciye dönüşmüş durumda.
Bu nedenle bugün üniversitelerde gördüğümüz şey bir yönetim krizi değil, bir rejim meselesidir.
Zira rektörün kim tarafından ve nasıl belirlendiği, o üniversitenin nasıl bir bilgi üreteceğini de belirler.
Üniversite, hakikati arayan bir kurum olmaktan çıkmış,iktidarın ürettiği “doğruyu” yeniden üreten bir yapıya dönüşmüştür.
Bu, bilginin siyasal olarak denetlenmesidir. Bu noktada artık mesele liyakat değil, meselenin adı, doğrudan kontrol’dür.

SON SÖZ
TÜRKİYE AKADEMİSİNİN ÇÜRÜTÜLMESİ
Türkiye’de akademi yalnızca zayıflatılmadı, sistematik olarak çürütüldü.
Bu çürüme tesadüf değildir. Kötü yönetim, ihmal ya da plansızlık sonucu ortaya çıkmış değildir. Tam tersine, üniversitenin bağımsız aklını kırmak, bilimsel denetimi etkisizleştirmek, unvanı liyakatten koparmak ve akademiyi siyasal sadakatin aparatı haline getirmek için kurulmuş bilinçli bir düzendir.
Bugün Türkiye’de akademik unvanların çoğalması bilimin güçlendiğini göstermiyor.
Aksine, unvanın değersizleştiğini, bilginin piyasalaştığını, liyakatin tasfiye edildiğini gösteriyor. Profesör sayısı artarken profesörlüğün anlamı küçülüyor. Yayın sayısı artarken bilimin itibarı azalıyor. Üniversite binaları çoğalırken üniversite fikri yok ediliyor.
Bu nedenle mesele artık birkaç kötü atama, birkaç zayıf yayın, birkaç sahte dergi meselesi değildir. Mesele, bir ülkenin akademik ahlakının, kurumsal hafızasının ve bilimsel ölçütlerinin göz göre göre parçalanmasıdır.
Türkiye akademisi bugün büyük ölçüde hakikatin değil, iktidarın gölgesinde yaşamaktadır. Eleştiren değil uyum gösteren, sorgulayan değil onaylayan, üreten değil taklit eden bir akademik düzen yaratılmıştır.
Bu düzenin en büyük başarısı bilim üretmek değil, bilim varmış görüntüsü üretmektir. İşte asıl felaket budur. Çünkü akademi çürüdüğünde yalnızca üniversite çürümez. Hekimlik çürür, hukuk çürür, mühendislik çürür, eğitim çürür, kamu yönetimi çürür.

Bilginin değersizleştiği yerde toplumun geleceği de değersizleşir.
Türkiye’de bugün yaşanan şey akademik gerileme değil, akademinin siyasal olarak teslim alınmasıdır.
Bu ülkenin üniversiteleri, tek adam rejiminin elinde, hakikatin değil itaatin kurumlarına dönüştürülmüştür.
Bilimin yerini unvan, liyakatin yerini sadakat, özgür düşüncenin yerini korku almıştır.
Türkiye akademisi büyümemiştir; şişirilmiştir. Gelişmemiştir; çürütülmüştür.

On yıl gibi kısa bir süre içinde dünyanın en büyük mülteci nüfusuna ev sahipliği yapan Türkiye, geçtiğimiz yıl itibarıyl...
03/05/2026

On yıl gibi kısa bir süre içinde dünyanın en büyük mülteci nüfusuna ev sahipliği yapan Türkiye, geçtiğimiz yıl itibarıyla bu konumdan ikinci sıraya geriledi, kayıtlı Suriyelilerin sayısı 3.7 milyondan 2.3 milyona indi. 2013 sonrasında daralan dış sermaye girişleri, artan dış borç yükü ve yoksullaştırıcı büyüme dinamikleriyle birlikte, milyonlarca göçmen ve mülteci çalışma izni olmaksızın enformel sektörün içine çekildi. Bu süreç, yalnızca istihdam yapısını değil, emek rejiminin kendisini de dönüştürdü. Ucuz, güvencesiz ve kolayca ikame edilebilir bir “kullan-at emek” kitlesi, üretim süreçlerinin temel dayanaklarından biri haline geldi. Ancak son yıllarda hız kazanan geri dönüş ve sınır dışı politikaları, aynı emek gücünü bu kez ıskartaya çıkarılan hayatlara dönüştürüyor; bu yeni emek rejiminde ıskartaya çıkarılanın yerini vatandaş alıyor. Bu söyleşide, Türkiye’nin son 10 yılını incelerken, göç politikalarını ekonomi politiğin merceğinden ele alacağız. Göçmen emeğinin sermaye birikim rejimi içindeki işlevini, kriz dönemlerinde değişen devlet stratejilerini ve emek piyasasında vatandaş ile göçmen arasındaki yeniden kurulan hiyerarşileri tartışacağız. Göç politikalarını yalnızca insani ya da güvenlik eksenli bir mesele olarak değil, sınıf ilişkileri ve ekonomik yeniden yapılanma bağlamında ele alacak; Türkiye’nin son on yılını göç, emek ve kriz dinamikleri arasındaki karşılıklı etkileşim üzerinden yeniden değerlendireceğiz.

Address

Atatürk Caddesi No:174/1 Ekim Apartmanı Kat:7 Daire:13 Alsancak-Konak/İZMİR
Izmir

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Prof. Dr. Cem Terzi posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Practice

Send a message to Prof. Dr. Cem Terzi:

Share