16/01/2026
Karneler alındı. Biz de her sene aynı ritüel: Bir kâğıt parçasına bakıp çocuğun bir dönemlik emeğini “toplam puan”a indirgeme olimpiyatları. İnsanlık olarak ölçmeyi seviyoruz, anlamayı pek sevmiyoruz.
Bugün birinci sınıfa başladığım o fotoğrafın açıklamasına şunu yazmak istedim:
Eğitim sistemi yıllar geçse de aynı şeyi fısıldıyor: “Sonuç getir.”
Oysa o günkü ben, çantamdan büyük hayallerle okula giderken kimse “kaç aldın?” diye sormuyordu. Daha çok “alışabildin mi?”, “korktun mu?”, “öğretmeninle aranız nasıl?” vardı. Şimdi karne günü gelince bütün o duyguların, merakın, cesaretin üstüne tek bir damga basılıyor: not.
Ve işin ironik kısmı şu: Bu karne denilen şey, tarihten beri varlığını koruyor. Nesiller değişiyor, müfredatlar değişiyor, sınıflar akıllanıyor, tabletler geliyor… Ama karne hep orada. Çünkü karne düzeni basit: sınıflandır, sırala, etiketle. Çocuk da insan sonuçta, bir yere “yerleştirmek” kolayımıza geliyor.
Ama şunu kaçırıyoruz:
Karne, çocuğun kim olduğunu değil; o dönem hangi koşullarda ne kadar performans gösterebildiğini anlatır.
Uykusuzluğu anlatmaz. Kaygıyı anlatmaz. Evdeki yükü anlatmaz. Öğretmenle kurduğu bağı anlatmaz. “Bugün pes etmedim”i hiç anlatmaz.
Bu yüzden ben karneden şunu okumak istiyorum (ve çocuğa da bunu okutmak istiyorum):
• Kaç doğru yaptın değil, kaç kez denedin?
• Hangi derste düştün değil, nerede kalktın?
• Sonuç ne değil, çaba nasıl?
Eğer gerçekten eğitim diyorsak, notu konuşmadan önce çabayı konuşmalıyız.
Çünkü sonuç odaklılık çocukları kısa vadede “başarılı”, uzun vadede “yetersiz hissetmeye” itiyor.
Çaba odaklılık ise çocuğa şunu öğretir: “Gelişebilirim.”
Karneler alındı. Tamam.
Ama ben bu dönem şunu seçiyorum:
Kâğıdı değil çocuğu konuşmayı. Notu değil emeği görmeyi. Sonucu değil süreci büyütmeyi.