Psikolog Uğur Yeşildağ

Psikolog Uğur Yeşildağ Psikolog

14/01/2026

kendini sev!




Empati, ilişkilerin en güçlü bağlayıcılarından biridir; ancak ölçüsüz empati, kişinin kendi duygusunu kaybetmesine ve iç...
12/01/2026

Empati, ilişkilerin en güçlü bağlayıcılarından biridir; ancak ölçüsüz empati, kişinin kendi duygusunu kaybetmesine ve içsel tükenmişliğe sürüklenmesine neden olabilir. Klinik açıdan “aşırı empati”, kişinin kendi duygusal sınırlarının eridiği ve duygusal yükü başkası adına taşımaya başladığı durumdur.

Aşırı empati yaşayan kişiler çoğu zaman şunları ifade eder:
• “Kendimi değil, karşımdakini önceliyorum.”
• “Onun üzüntüsünü o kadar hissediyorum ki kendi duygumu ayırt edemiyorum.”
• “Herkesin duygusuna yetişmek zorundaymışım gibi.”
• “Sınır koyunca suçlu hissediyorum.”

Bu süreçte kişi yalnızca karşı tarafı anlamaz; aynı zamanda onun duygusunu zihninde ve bedeninde taşımaya başlar. Bu, empati değil; duygusal kaynaşma hâlidir. Uzun vadede şu sonuçları doğurabilir:
• tükenmişlik,
• kendi kimliğinden uzaklaşma,
• duygusal dalgalanmalar,
• ilişki rollerinin karışması,
• aşırı sorumluluk yüklenme.

Sağlıklı empati, kişinin hem kendini hem karşısındakini görebildiği denge hâlidir. Aşırı empati ise kişinin kendi benliğinin görünmez hâle geldiği bir süreçtir.

✔ Empati iyileştirir; fakat aşırısı kişinin kendisini duygusal sahneden çekmesine değil, kendini kaybetmesine yol açabilir.

Kök aile, yalnızca büyüdüğümüz kişiler değil; aynı zamanda bugünkü benliğimizin sessizce şekillendiği ilişkisel laboratu...
05/01/2026

Kök aile, yalnızca büyüdüğümüz kişiler değil; aynı zamanda bugünkü benliğimizin sessizce şekillendiği ilişkisel laboratuvardır. Çocukluk döneminde duyduğumuz sözler, maruz kaldığımız duygusal tepkiler, beklentiler, eleştiriler ve onay biçimleri; yetişkinlikte iç sesimizin tonunu belirleyebilir. Bu nedenle birçok kişi farkında olmadan kendi sesi sandığı iç sesin, aslında kök ailenin yansımaları olduğunu keşfeder.

Bu iç ses bazen şöyle çalışır:
• “Daha fazla çabalamalısın.”
• “Hata yapmamalısın.”
• “Senin isteklerin ikinci planda.”
• “Güçlü durmak zorundasın.”
• “Hassas olursan kırılırsın.”

Bu cümleler kişinin yetişkin yaşamında kendisiyle ilişkisini belirleyen “otomatik yorumlayıcı” hâline gelir. Oysa bu ses, kişinin öz kimliğinin değil; çocukluk döneminde hayatta kalma stratejisi olarak geliştirdiği uyumlanma biçimlerinin sonucudur.

Kök aile sesleri yetişkinlikte birçok alanda devreye girebilir:
• ilişkilerde aşırı uyum sağlama,
• hayır diyememe,
• sürekli onay ihtiyacı,
• başarıya aşırı odaklanma,
• kendini sert yargılama,
• duygularını bastırma.

Bu nedenle “iç sesim bana ne söylüyor?” sorusu çoğu zaman “kime benzer bir ses bu?” sorusuyla birlikte düşünülür. Çünkü iç ses kişinin değil, çocukluk hikâyesinin sesidir; fark edildiğinde dönüşebilir.

✔ Kök ailenin sesi, iç sesin gölgesine dönüşebilir; farkındalık, kişinin kendi özgün sesini yeniden kurmasının ilk adımıdır.

Sevmek çoğu zaman karşı tarafa gösterilen bir davranış gibi algılansa da, psikolojik olarak sevginin en güçlü belirleyic...
02/01/2026

Sevmek çoğu zaman karşı tarafa gösterilen bir davranış gibi algılansa da, psikolojik olarak sevginin en güçlü belirleyicisi kişinin kendisiyle kurduğu ilişkidir. Kişi kendine karşı eleştirel, sert, sabırsız veya değersizleştirici bir iç sese sahipse; sevgiyi vermesi mümkün olsa bile alıp sindirmesi zor olabilir.

Kendini sevme kapasitesi;
• kişi kendi hatalarını nasıl karşıladığı,
• sınırlarını ne kadar koruyabildiği,
• kendi ihtiyaçlarını ne kadar önemsediği,
• başarısızlık anlarında kendine nasıl davrandığı,
• ilişkilerde neyi tolere ettiği
gibi alanlarda görünür hâle gelir.

“Kendini seviyor olmak”, narsistik bir yük değil;
kendine saygı duymayı, duygu ve ihtiyaçlarına alan açmayı ve kendi içsel değerini dış onaya bırakmamayı ifade eder.

Kişi kendine karşı şefkatli olduğunda:
• ilişkide daha eşit bir duruş geliştirir,
• sınırlarını daha net hisseder,
• kendi değerini başkasının ilgisine bağlamaz,
• sevginin hem veren hem alan tarafında daha sağlıklı bir akış oluşur.

Bu nedenle “seviyorum” demek tek başına tam bir analiz sunmaz;
asıl belirleyici olan “kendimi seviyor muyum?” sorusunun içten yanıtıdır.

✔ Gerçek sevgi, insanın önce kendisiyle kurduğu ilişkiyle başlar; başkasına verilen sevgi bu temelin üzerine inşa olur.

31/12/2025

Yeni bir yıla girerken kliniğimizde bir yılı daha emekle ve dayanışmayla tamamlamanın mutluluğunu yaşıyoruz
Bize güvenen ve bu yolculukta yanımızda olan herkese teşekkür ederiz🍀

Bu yeni başlangıçta, 2023 depreminde hayatını kaybedenleri saygı ve özlemle anıyor;
iyileşmenin, dayanışmanın ve umudun gücünü unutmuyoruz.

Yeni yılın sağlık, güç ve umut getirmesi dileğiyle🎉🤍




İlişkide sürekli “fazla gelmek”, “çok duygulu olmak”, “çok isteyen taraf olmak” ya da “çok değer vermek” gibi hisler çoğ...
29/12/2025

İlişkide sürekli “fazla gelmek”, “çok duygulu olmak”, “çok isteyen taraf olmak” ya da “çok değer vermek” gibi hisler çoğu zaman kişinin kendisiyle ilgili bir eksiklikten değil; ilişkinin duygusal dengesinden kaynaklanır. Bu his, partnerin duygusal erişilebilirliğinin sınırlı olmasıyla veya kişinin kendi bağlanma örüntüsüyle ortaya çıkabilir.

Bu his hangi mekanizmalardan beslenebilir?

• Partnerin duygusal mesafesi:
Duygusal yakınlığı az olan kişilerle ilişkide, normal duygusal ihtiyaçlar bile “fazlalık” gibi hissedilebilir.

• Çocuklukta öğrenilen rol:
Eğer kişi “ilişkiyi hep ben taşımalıyım” şemasıyla büyüdüyse, yetişkinlikte de bu yükü doğal bir görev gibi üstlenebilir.

• Kaygılı bağlanma örüntüsü:
Kişi bağın kopmasından korkarsa, ilişkide fazla çaba harcadığını düşünerek kendini “ağır taraf” olarak algılayabilir.

• Değer algısındaki kırılmalar:
“Benim isteklerim sorun çıkarır” inancı, kişinin kendi duygusal ihtiyacını bile bir yük gibi hissetmesine neden olabilir.

Bu nedenle ilişkide “fazla olmak”, aslında çoğu zaman fazla veriyor olmak değil; yeterince karşılık alamıyor olmanın yarattığı dengesizliktir. Sorun kişinin duygusallığında değil; ilişkideki duygusal uyumun kapasitesindedir.

✔ Kendini ilişkide fazla hissetmek, duygusal ihtiyaçların yanlış olduğu anlamına değil; karşıdaki kişinin kapasitesinin sınırlı olduğuna işaret edebilir.

26/12/2025

Anlam arayışı, insan ruhunun en doğal yönelimlerinden biridir. Ancak bazı dönemlerde bu arayış; cevap bulamama, sürekli sorgulama, varoluşsal yorgunluk ve zihinsel karmaşa ile birleşerek bitmek bilmeyen bir döngüye dönüşebilir. Bu döngünün altında çoğu zaman üç temel mekanizma bulunur:

• Belirsizliğe tahammülün zorlaşması:
Zihin, cevabı hemen bulamadığı her soruyu büyütür. “Ya yanlış seçim yaparsam?” düşüncesi, kişiyi sürekli arayışta tutabilir.

• Kimlik gelişiminde durağanlık:
Kişi yönünü bulmakta zorlandığında anlam arayışı, bir kavşakta sıkışıp kalma hissine dönüşebilir.

• Zihinsel aşırı analiz hali:
Overthinking ile birleşen anlam arayışı, kişinin zihnini sürekli meşgul ederek duygusal enerjiyi tüketebilir.

Anlam arayışının yorucu hâle gelmesinin temel nedeni, cevap arayışından çok zihnin kontrol ihtiyacıdır. Oysa anlam, çoğu zaman bir anda bulunmaz; deneyim, temas, ilişki, üretim, hata ve yenilenme ile yavaş yavaş ortaya çıkar.

Zihin yorulduğunda anlam arayışı daralır; kişi genişlemek yerine içine kapanabilir. Bu nedenle arayışa “durmak”, “yeniden temas etmek”, “beden–duygu–zihin dengesini kurmak” çoğu zaman yeni bir kapı açar.

✔ Anlam, sürekli aranarak değil; yaşamın içine yeniden temas edilerek keşfedilir. Yorucu döngü, zihnin tükenmişliğini; çıkış ise benliğin yeniden merkezlenmesini işaret eder.

22/12/2025

Duyguları bastırmak çoğu kişinin kendine öğretilmiş savunma biçimidir. Bazen çocuklukta “ağlama”, “büyütme”, “kimseye gösterme” gibi cümlelerle; bazen de hayal kırıklıklarıyla şekillenen bu mekanizma, ilk bakışta kişiyi güçlü tutuyormuş gibi hissettirebilir. Oysa klinik açıdan duygu bastırmanın asıl işlevi, kişiyi korumak değil; kısa süreli bir hayatta kalma stratejisi oluşturmaktır.

Bastırılan duygular kaybolmaz;
• bedende kas gerginliği, nefes darlığı, kalp çarpıntısı gibi fizyolojik tepkilere dönüşebilir,
• zihinde yeniden işlenememiş düşünceler hâline gelir,
• ilişkilerde mesafe, sertlik veya ani tepkiler olarak ortaya çıkabilir,
• duygusal dayanıklılığı zayıflatabilir.

Duygu bastırmak, kişiyi dış dünyadan koruyor gibi görünse de aslında kişinin kendi içsel dünyasından uzaklaşmasına neden olur. Çünkü duygular bastırıldıkça daha derine gömülür ve zamanla yönünü kaybeden bir iç gürültüye dönüşebilir.

Duyguların asıl amacı zarar vermek değildir; bedenin ve zihnin “şu anda bir şeye ihtiyacım var” diye verdiği işarettir. Bastırıldığında değil, anlaşılıp düzenlendiğinde koruyucu ve dönüştürücü bir işlev kazanır.

✔ Duyguları içine gömmek güç göstergesi değil; içsel temasın koptuğu bir noktayı işaret edebilir.

15/12/2025

Sınır ihlalleri, insan ilişkilerinde çoğu zaman sessizce başlar. Özel alanınıza girilmesi, zamanınızın sürekli talep edilmesi, seçimlerinize müdahale edilmesi… Bunlar fark edilmeden kronikleşir.

🔍 Neden “hayır” diyemeyiz?

Reddedilme ve sevilmeme korkusu
Çocuklukta onaylanmak için hep “evet” demek zorunda kalma alışkanlığı
Karşı tarafı üzmekten kaçınma düşüncesi

📌 Sürekli “evet” demek, bir noktada kendi önceliklerinizden vazgeçmek demektir. Bu uzun vadede tükenmişlik, kırgınlık, değersizlik hissi ve özgüven kaybına yol açabilir. Kişi hem bedenen hem ruhen yorgun düşer.

🌱 Sağlıklı sınırlar:
Sınır koymak, karşı tarafı cezalandırmak değildir. Aksine, ilişkinin şeffaf, net ve adil olmasını sağlar. "Hayır" demek, kendi kapasitenizi, sağlığınızı ve kimliğinizi korumaktır.

Sınır ihlallerini önlemek, önce kendi sınırlarınızı tanımaktan başlar. Nelerin size iyi gelmediğini bilmek, o çizgileri daha net belirlemenizi sağlar.

12/12/2025

Kurtarıcı rolü, ilk bakışta fedakâr ve şefkatli görünebilir. Bir taraf sürekli sorunlara çözüm bulur, yükü taşır, eksikleri tamamlar. Ancak bu rol, sınırını aştığında karşı tarafın bağımsızlığını törpüler.

📌 Psikolojik mekanizma:

Kurtarıcı kişi, değerini “yardım etme” üzerinden tanımlar. Sorun çözmedeki varlığı, kendi fark edilme ve sevilme biçimi haline gelir.
Karşı taraf, zamanla kendi sorunlarını çözme yetisini kullanmaz, çünkü hep bir kurtarıcı devreye girer.

Sağlıksız yönleri:

İlişkide güç dengesi bozulur.
Karşı taraf pasifleşir, kendi hayatını taşıyamaz hale gelebilir.
Kurtarıcı, yardım edemediğinde suçluluk yaşar veya kendini değersiz hisseder.

Kurtarıcı rolü, bazen karşı tarafın gelişim ihtiyacını fark etmez. O kişinin kendi deneyimleriyle büyümesini engelleyerek, farkında olmadan bağımlı bir ilişki modeli üretir.

🌱 Sağlıklı bir destek, kişinin kapasitesini artırır. Sorunu devralmak yerine ona sorunu çözebilecek araçları gösterir. Kurtarıcı rolünden uzaklaşmak, hem kişisel özgürlüğü hem de ilişki dengelerini korur.

Address

Muhsin Yazıcıoğlu Boulevard İstiklal Caddesi Kalender Sk. Royal Blue Business Center 25A , Serdivan/Sakarya
Serdivan
54050

Opening Hours

Monday 10:00 - 20:00
Tuesday 10:00 - 20:00
Wednesday 10:00 - 20:00
Thursday 10:00 - 20:00
Friday 10:00 - 20:00
Saturday 10:00 - 17:00

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Psikolog Uğur Yeşildağ posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Practice

Send a message to Psikolog Uğur Yeşildağ:

Share

Share on Facebook Share on Twitter Share on LinkedIn
Share on Pinterest Share on Reddit Share via Email
Share on WhatsApp Share on Instagram Share on Telegram

Category