11/01/2026
Denge, evrenin nefes alıp verişidir. İlk insanın ateşi keşfetmesinden modern insana kadar, tüm varoluş serüvenimiz bu kadim arayışla şekillenmiştir: İçimizde ve dışımızda uyumu bulmak. Psikolojik denge, tıpkı bedenimizin sıcaklığını sabit tutması gibi, ruhumuzun da fırtınalı denizlerde dümenini sâkin limanlara çeviren görünmez bir dümenidir. Bu içsel mekanizma, aşırı duygulardan sarsıldığımızda bizi merkeze çağırır; tıpkı bir çınar ağacının köklerinin onu kasırgalarda ayakta tutması gibi.
Doğu öğretileri, bu denge arayışını kozmik bir perspektife yerleştirir. Şintoizm’de “Kannagara” - ilahi şeylerin yolu - doğa ile insan arasındaki sarsılmaz bağı hatırlatır. Dağlar, nehirler, ağaçlar yalnızca manzara değil, “kami”lerin (ruhların) beden bulmuş halleridir. Bu inançta denge; kaynağı kirletmemek, ormanı hoyratça tüketmemek, mevsimlerin döngüsüne saygıyla uyum sağlamaktır.
Dengede olmak, sarsılmaz bir kayalık gibi dimdik durmak değildir; daha çok bambu gibi esnemek, fırtınada eğilmek ama kırılmamak, rüzgar dindiğinde yine yükselmektir. Bu, duyarlılık ile dayanıklılığın, eylem ile dinginliğin, birey olma ile bütüne ait olmanın harmonisidir. Şinto’nun doğayla kurduğu kutsal bağı ve Budizm’in içsel farkındalık öğretisini günlük hayatımıza taşıdığımızda, modern kaosun ortasında bile bir sükûnet adası yaratabiliriz.
Belki de aradığımız denge, hiç kaybetmediğimiz ama unuttuğumuz bir şeydir: Var olmanın doğal halidir. Evrenin genişlemesi ile kendi iç çekimimiz arasındaki, kök salma arzumuz ile kanatlanma ihtiyacımız arasındaki, suskunluğun bilgeliği ile kelimelerin gücü arasındaki o görünmez ama her yerde hazır noktadır. Onu bulmak için uzaklara seyahat etmeye gerek yok; sadece bir an durup, içimizdeki ve etrafımızdaki hayatın ritmini dinlemek yeterlidir. Çünkü denge, varoluşun ta kendisinin nabız atışıdır.
Feyzi Alpman
Klinik Psikolog/Psikoterapist
feyzialpman