Doç. Dr. Şafak Nakajima

Doç. Dr. Şafak Nakajima Biyopsikososyal Tıp doktoru, birey/aile danışmanı, sosyolog, felsefeci, yazar
"Endişesiz İlaçsız"
"İlişkilerin Karanlık Kuyuları" Merhaba, ben Doç.

Dr. Şafak Nakajima. Tıp doktoru, birey ve aile danışmanı, sosyolog ve felsefeciyim. Amerika, Japonya, Kanada, İngiltere, Çin ve Türkiye’de aldığım disiplinler arası eğitimlerle, farklı kültürlerde kazandığım deneyimleri bir araya getirerek Bütüncül Yaşam Danışmanlığı modelini geliştirdim. Bu model; hastalık odaklı bir tanı, tedavi ya da terapi yöntemi değil, öğrenmeye, farkındalık kazanmaya, gelişmeye ve dönüşüme odaklanan bir danışmanlık sürecidir. Kitaplarım ve yazılarım, bu danışmanlık yaklaşımına kaynak oluşturan temel konular üzerine kaleme alınmıştır. Amacım; güvenli, saygılı ve bilgiye dayalı bir ortamda insanların kendilerini daha iyi tanımalarına, yaşamı akıl süzgecinden geçirerek değerlendirmelerine ve karşılaştıkları zorluklar karşısında iç dengelerini koruyarak kendi çözümlerini üretebilmelerine destek olmaktır. Zamanla güçlenen, doğru seçimler yapabilen, yaşamının direksiyonuna geçen ve hayatını anlamlı kılabilen bir birey olmak…

Bu uzak bir ideal değil; bilinçli adımlarla ve doğru rehberlikle gerçeğe dönüşen bir yolculuktur.

DUYARLI OLMA CESARETİDoç. Dr. Şafak Nakajima Kendimi bildim bileli, başkalarının fark etmeyip üzerinde durmadığı ayrıntı...
14/01/2026

DUYARLI OLMA CESARETİ

Doç. Dr. Şafak Nakajima

Kendimi bildim bileli, başkalarının fark etmeyip üzerinde durmadığı ayrıntılara açık bir zihnim var. Çevredeki sesler bana çoğu zaman fazla yüksek, fazla sert ya da tiz gelir. Kokular, parlak ışıklar, kaba ya da duyarsız davranışlar beni hızla etkiler.

Duygularım başkalarına kıyasla daha kolay harekete geçer. İnsanları “okurum”; düşüncelerini ve duygularını sezerek derinden hissederim. Bu özelliğim, insanın en kırılgan anlarında yanında olmayı gerektiren hekimlik mesleğimin ilk yıllarında beni oldukça zorladı. Bu nedenle zamanla, duyarlılığımı kaybetmeksizin, bana ait olanla başkalarından içime karışan duyguları ayırt etmeyi öğrenmem gerekti. Çünkü gerçek anlamda destek verebilmenin yolu, bu ayrımı yapabilmekten geçer.

Hem özel hem de meslek yaşamımda benim gibi olanlarla kolayca anlaşırım. Hayata benzer bir sağduyuyla bakarız. Duyarlılığımız bizi ortak değerlerde buluşturur. Duyarlı olmak, olumsuzluklardan daha fazla etkilenme ya da başkaları tarafından anlaşılamama gibi zorluklar barındırsa da yaşama büyük bir zenginlik katar. Duyarlı insanlar daha çok acı çeker; ama daha derinden sever, daha çok düş kurar. Hayatın yalnızca olduğu hâliyle yetinmez, olabileceği hâlini de düşünürler. Başkalarının sınır gördüğü yerde, onlar olasılıkları fark eder. Başkalarının fark etmeden geçtiği ayrıntılar onların gözünden kaçmaz. Bir bakış, bir ses tonu, bir tutum değişimi… Hepsi içlerinde iz bırakır.

Duyarlılık, dünyaya açık olmak demektir. Yalnızca kendi duygularımıza değil, başkalarının duygularına da alan açmaktır. Bir yakınımız üzgünse ya da acı çekiyorsa, bu acı bizim içimize de sızar. Bir şeyler ters gittiğinde acı yüzeyde kalmaz; derinlere ilerler ve yaralar daha geç iyileşir. Ama bu açıklık sevgiyi de büyütür. Sevgi, duyarlı insanlar için hayatın en kıymetli deneyimlerinden biridir. Zamanlarını, dikkatlerini ve özenlerini cömertçe verirler.

Çoğu zaman bu hâl “çok duygusal” ya da “aşırı hassas” gibi ifadelerle bir kusurmuş gibi sunulur. Oysa derinden hissedenler için duyarlılık bir zayıflık değildir. Bir bağ kurma biçimidir. Başkalarının fark etmediği yerlerde güzelliği görmeyi sağlar.
Gücün, rekabetin ve sertliğin yüceltildiği bir dünyada, duyarlı insanlar yumuşak olmanın, empatinin, ağlamanın, önemsemenin ve düş kurmanın da insana ait olduğunu hatırlatır. Belki daha çok acı çekerler; ama kalpleri ve zihinleri açık yaşarlar.

Ve belki de yaşamı yaşamaya değer kılan tam olarak budur: Bazen can acıtsa bile, her şeyi derinden hissedebilmek. Çünkü acıdan bütünüyle kaçınan, sevmekten de vazgeçmek zorunda kalır. Sevmek, yaralanma ihtimalini bilerek hayata açılmaktır.

Danışmanlık ve Atölye çalışmalarımız hakkında bilgi için:
🌐 www.safaknakajima.com
☎️ 0552 223 98 97

CAMIN ÜZERİNDE YÜRÜR GİBİDoç. Dr. Şafak NakajimaZaman nasıl da su gibi akıyor, değil mi? Farkına varmadan günler, aylar,...
13/01/2026

CAMIN ÜZERİNDE YÜRÜR GİBİ

Doç. Dr. Şafak Nakajima

Zaman nasıl da su gibi akıyor, değil mi? Farkına varmadan günler, aylar, yıllar geçiyor. En zor anların, en karanlık gecelerin bile bir sonu var. Gerçek bir yaşam ise ancak bilinçle yaşadığımızda mümkün oluyor; hayata, camın üzerinde yürür gibi büyük bir dikkat ve özenle yaklaştığımızda…

Geçtiğimiz hafta sonu Anne Yarası Atölyemizin üçüncüsünü gerçekleştirdik. Katılımcıların ortak noktası; kendini geliştirmeye açık olmaları, daha farkında ve bilinçli bir yaşamı seçmeleri ve bunu yaparken başkalarına da aynı duyarlılıkla yaklaşmalarıydı. Bu nedenle birlikte gülebildik, ağlayabildik; en kırılgan yanlarımızı paylaşabildik ve birbirimizin yarasına şefkatle dokunabildik.
Giderek hoyratlaşan, kabalaşan ve kirlenen bir dünyada böyle bir nefes alanı açabilmek hepimize iyi geldi.

Bu yıl atölye çalışmalarına daha fazla ağırlık vermeyi planlıyorum. Güvenli bir ortamda ve küçük bir grubun içinde öğrenmek, bilgiyi kuru bir teorik yığılma olmaktan çıkarıyor; onu organik, yaşama temas eden ve hayata uyarlanabilir bir hâle getiriyor.

Yakın zamanda ikincisini düzenleyeceğim Benlik Değeri Atölyesinde; kendimize inanmanın, kendimize güvenmenin ve kendimize sevgiyle, şefkatle yaklaşmanın yollarını birlikte keşfedeceğiz. Şubat ayında ise İlişkiler Atölyemiz olacak.

Bunun yanı sıra Japon ve Çin Felsefeleriyle İyi Yaşam Sanatı adlı bir atölye projesi üzerinde çalışıyorum. Hazırlığı zor olsa da bu çalışma bana da iyi geliyor; zihnimi ülkemizin kısır tartışmalarından ve dünyanın çılgın döngüsünden uzaklaştırıyor, yaşamın daha derin katmanlarına ve hayatın gerçeğine yaklaştırıyor.
Dilerim bu öğrenme yolculuğu sizleri de benim kadar heyecanlandırır.

Danışmanlık ve Atölye çalışmalarımız hakkında bilgi için:
🌐 www.safaknakajima.com
☎️ 0552 223 98 97

HAYATIN CEHENNEME ÇEVRİLMESİDoç. Dr. Şafak Nakajima"Birkaç yıl önce Times'da verilen bir haberi doğrusu içim ferahlayara...
10/01/2026

HAYATIN CEHENNEME ÇEVRİLMESİ

Doç. Dr. Şafak Nakajima

"Birkaç yıl önce Times'da verilen bir haberi doğrusu içim ferahlayarak okumuştum. Kapısının önünde tasmaya vurulmuş, iri yarı bir köpek besleyen bir İngiliz lordu'nun bir gün bahçede yürürken köpeğine bakmak aklına gelmiş, yanına gidip hayvanın başını okşamış. Bunun üzerine köpek bir atılışta lordun kolunu parçalamış: Hayvan gayet haklıydı, sanki bununla şunu söyler gibiydi: Sen benim efendim değilsin, benim şu kısa hayatımı cehenneme çeviren şeytanımsın. Dileyelim, köpekleri zincire vuran bütün insanların akıbeti olsun bu."

Alman filozof ve yazar Arthur Schopenhauer’in bu sözlerinin, zulümle hayatı cehenneme çevrilmiş insanlara da ilham vermesini dilerim.

AKIL VE RUH Doç. Dr. Şafak Nakajima Günlük dilde akıl ve ruh çoğu zaman birbirinin yerine kullanılır. Oysa felsefe tarih...
08/01/2026

AKIL VE RUH

Doç. Dr. Şafak Nakajima

Günlük dilde akıl ve ruh çoğu zaman birbirinin yerine kullanılır. Oysa felsefe tarihinde bu iki kavram her zaman aynı şeyi anlatmaz. Bu kısa metinde kullandığım akıl ve ruh kavramları, felsefe tarihindeki tüm metafizik, dinî ve ontolojik tartışmaları kapsama iddiası taşımıyor. Amacım, kavramların tarihsel çeşitliliğini ayrıntılı biçimde aktarmaktan çok; insanın yaşantısal ve klinik gerçekliği içinde pratik bir çerçeve sunmak. Bu çerçevede karşılaştırmaya dönersek:

Akıl, insanın düşünen, değerlendiren ve karar veren yönüdür. Sorar, tartar, karşılaştırır ve neden–sonuç ilişkileri kurar. Kısaca akıl:
• doğru–yanlış ayrımı yapar
• gerçekliği test eder
• düşünceleri düzenler
Antik felsefede akıl, çoğu zaman ruhun işlevlerinden biri olarak ele alınır. Aristoteles’e göre akıl, ruhun akılcı parçasıdır; yön veren bir pusula gibidir. Yol gösterir, yön tayin eder; ancak insanın tüm iç dünyasını tek başına kapsamaz.

Ruh ise insanın bütün iç yaşantısını ifade eder. Yalnızca düşünceleri değil;
• duyguları
• arzuları
• korkuları
• acıyı
• anlam arayışını da içerir.
Ruh, “ne düşündüğümüzden” çok, nasıl hissettiğimiz ve nasıl bir varoluş içinde yaşadığımızla ilgilidir. Bu yönüyle ruh, akıldan daha geniş bir kavramdır.
Bu yaklaşımda insan, aklıyla düşünen; ama duyguları, dürtüleri, bedensel tepkileri ve ilişkileriyle yaşayan bir varlıktır.

Stoacı düşüncede akıl, ruhu iyileştiren temel araç olarak ele alınır. Ruh; korkular, aşırı beklentiler ve taşkın duygular nedeniyle dağılabilir. Akıl, bu dağınıklığı fark eder ve onu yeniden düzenlemeye çalışır. Bu nedenle Marcus Tullius Cicero, felsefeyi “ruh hekimliği” olarak tanımlar. Burada tedavi edilen yalnızca düşünce hataları değildir; korkular, taşkın duygular, içsel karmaşa ve insanın yaşamla kurduğu ilişkinin kendisidir.

İki kavram arasında kısa bir ayrımı şöyle yapabiliriz:
• Akıl, “Nasıl düşünmeliyim?” diye sorar.
• Ruh, “Nasıl yaşıyorum?” diye hissettirir.

İnsan yalnızca aklıyla iyileşmez. Gerçek iyileşme, ruhun da dikkate alınmasıyla mümkündür.
www.safaknakajima.com

MONO NO AWAREDoç. Dr. Şafak NakajimaBugün bir danışanımla yaptığım görüşmede, konuşmanın bir yerinde geçicilikten söz ed...
06/01/2026

MONO NO AWARE

Doç. Dr. Şafak Nakajima

Bugün bir danışanımla yaptığım görüşmede, konuşmanın bir yerinde geçicilikten söz ederken içimde çok tanıdık bir duygu canlandı.
Aslında bu duygu birkaç gündür benimle birlikte.
Yıl içinde sınırlı zamanlarda görebildiğim çocuklarım ve torunumla yılbaşını kutladıktan sonra, yeniden yaşadıkları ülkelere dönmeye hazırlanırlarken içimde beliren o ince sızı…

Onları her gelişlerinde büyük bir sevinçle karşılarım.
Gidişleri yaklaştığında ise aynı sevinç, yerini sessiz bir hüzne bırakır.
Ama bu hüzün bilinçle yaşandığında, geçiciliği ve o anların kıymetini daha görünür kılar.
Gözlerim sıkça nemlendiğinde eşim, yavaşça o tanıdık gerçeği hatırlatır: mono no aware.

Japon kültüründe mono no aware, var olan her şeyin gelip geçiciliğine dair bir farkındalığı anlatır.
Yaşamın ve doğanın akıp giden yapısını hissettiğimizde içimizde beliren yumuşak bir hüzündür bu.
Bir şeyin sonsuza kadar sürmeyeceğini bilmenin içimizde bıraktığı hafif sızı…
Bu sızı acıdan çok bir uyanıklık getiriyorsa çok değerlidir.
Çünkü bir anın değerini, tam da geçip gideceğini bildiğimiz için daha yoğun hissederiz.

Çocuklarımın ve torunumun varlığı da benim için böyledir.
Gerçekten anı yaşadığımda, onlarla geçirdiğim her anın sınırlı olduğunu bilmek, o anlara daha dikkatle dokunmamı sağlar.
Ama bu, farkında olmayı ve derin bir kabullenişi gerektirir.
Birlikte gülerken, sofrada otururken, bir bakışın içimde bıraktığı sıcaklığı hissederken zamanın akışını daha berrak görürüm.

Mono no aware benim için kaybetme korkusundan çok, var olanın kıymetini duyumsamanın bir yoludur.
Bir çiçeğin solacağını bilmek, ona daha dikkatli bakmamı sağlar.
Bir mevsimin biteceğini bilmek, o mevsimin güzelliğini daha derinden hissettirir.
Zamanı durdurmaya çalışmak yerine onun içinde kalmayı öğretir.
Bir anı beyhude yere dondurmaya çalışmak yerine, o anın içindeki sıcaklığı hissetmeyi…

Bu teslimiyet pasif bir kabulleniş değildir; hayatın ritmine kulak verme hâlidir.
Aslında bu duyarlılık hepimizin bildiği bir şeydir.
Çocukken hep anın içindeyizdir.
Büyüdükçe unuturuz.
Oysa unutmamıza gerek yok.
Unuttuksa yeniden öğrenebiliriz.
Çünkü bu duyarlılık yaşamı daha gerçek, daha dokunaklı ve daha anlamlı kılar.

Belki sizin de aklınıza böyle bir an gelir.
İçinizde hafif bir sızı bırakan ama aynı zamanda o anın güzelliğini daha görünür kılan bir an…
Mono no aware tam da oradadır.
O sızının içindeki ışıkta.

🌐 www.safaknakajima.com
☎️ 0552 223 98 97

11 OCAK ANNE YARASI ATÖLYEMİZDoç. Dr. Şafak Nakajima “Annemizle kurduğumuz ilişki yalnızca geçmişimizi değil, bugün kim ...
05/01/2026

11 OCAK ANNE YARASI ATÖLYEMİZ

Doç. Dr. Şafak Nakajima

“Annemizle kurduğumuz ilişki yalnızca geçmişimizi değil, bugün kim olduğumuzu da şekillendirir.”

Daha önce iki kez gerçekleştirdiğimiz ve katılımcılar kadar beni de dönüştüren, farkındalığımı artıran ‘Anne Yarası Atölyesi’nin üçüncüsünü 11 Ocak Pazar günü düzenliyoruz.

Tıp doktoru olmanın yanı sıra Doğu ve Batı psikolojik gelişim yaklaşımlarında eğitimli bir birey ve aile danışmanı, lisans diplomalı bir sosyolog ve felsefeci olarak bu atölyeleri dört disiplinin bilgi birikimi ve bakış açısı üzerine kuruyorum. Az sayıda katılımcıyla yürütülen bu programa katılmak isterseniz ofisimle iletişime geçebilirsiniz.

Bu atölyede:
* Annemizle kurduğumuz ilişkinin, kültürel miras ve toplumsal rollerin etkisiyle nasıl biçimlendiğini inceliyoruz.

* Annenin sevgiyi ifade etme biçiminin ister kontrolle ister sessizlikle ya da duygusal uzaklıkla olsun, iç dünyamızda nasıl izler bıraktığını fark ediyoruz.

* Çocuklukta yeterince karşılanmayan ihtiyaçların, yetişkinlikte “hayır diyememe”, “sevilmek için her şeye boyun eğme”, “kusursuz olma çabası”, “duyguları gizleme”, “hep güçlü durma” ve “onay arama” gibi kalıplara nasıl dönüştüğünü keşfediyoruz.

* “Kız çocuğu susar”, “anne her yükü taşır”, “evlat anneye borçludur”, “anne kutsaldır” gibi toplumsal inançların iç dünyamızı ve ilişkilerimizi nasıl şekillendirdiğini birlikte çözümlüyoruz.

* Annemizle yaşadığımız erken yaşam deneyimlerinin bağlanma biçimlerimizi, yakın ilişkilerdeki tutumlarımızı, eş seçimimizi ve ebeveynlikteki anne kimliğimizi nasıl etkilediğini anlamaya odaklanıyoruz.

* Kendimizle ve başkalarıyla kurduğumuz ilişkileri daha özgür, daha dengeli ve daha sahici bir zemine taşıyoruz.

Amacımız anneden kopmak, onu suçlamak ya da geçmişi yok saymak değil, bu bağı yeniden anlamlandırmak ve yaşamla daha bilinçli, daha özgür bir ilişki kurmaktır. Annesi hayatta olmayanlar ve çocuklukta anne rolünü farklı figürlerden alanlar için de bu süreç, geçmişten kalan duygusal izleri fark etmeye yardımcı olur.

Masalların, anıların ve egzersizlerin eşlik ettiği, yüz yüze gerçekleştirdiğimiz bu yolculuğa dair bilgi almak için:

☎️ 0552 223 98 97
🌐 www.safaknakajima.com

CEHALETİN BİREYSEL VE TOPLUMSAL BEDELİDoç. Dr. Şafak NakajimaUzun yıllardır hem kitaplar hem de sosyal medya metinleri y...
05/01/2026

CEHALETİN BİREYSEL VE TOPLUMSAL BEDELİ

Doç. Dr. Şafak Nakajima

Uzun yıllardır hem kitaplar hem de sosyal medya metinleri yazan bir yazar ve hekim olarak, eğitim, kültür ve terbiye alanındaki hızlı bozulmanın bireyin ve toplumun zihin ve beden sağlığını nasıl olumsuz etkilediğini yakından gözlemliyorum. Düşünmeye ve anlamaya davet eden metinlere hakaretle karşılık verilmesi, yalnızca bir üslup sorunu değildir; okuma, anlama ve düşünme becerilerindeki belirgin zayıflığı da açıkça ortaya koyar. Sanal ortamda sahte isimlerin ardına saklanabilmek, bu yetersizlikle birleştiğinde saldırganlığı kolaylaştırır ve iletişim dilini giderek sertleştirir. Bu nedenle zaman zaman metinlerimi yorumlara kapatmamı, özenle temiz tuttuğunuz evinize çamurlu ayaklarıyla birilerinin girip ortamı hoyratça kirletmesine izin vermemek gibi düşünebilirsiniz.

Bu tablo internetle sınırlı kalmaz; gündelik yaşama da yansır. Akılcı düşünme yeterince gelişmediğinde kişi dürtülerini denetlemekte zorlanır, sağlıklı iletişim kuramaz ve karşılaştığı sorunlara gerçekçi çözümler üretemez.

Eğitim ve kültür her sorunu elbette tek başına çözmez; ancak zihinsel dengeyi koruyan güçlü bir zemin oluşturur. Eğitim, bireyin dünyayı anlamasını, belirsizlikle baş etmesini ve duygularını ifade etmesini kolaylaştırır. Kültür ise toplum içinde neyin sorun olarak ele alınacağını, acının nasıl paylaşılacağını ve yardım istemenin ne zaman doğal kabul edileceğini belirler. Bu nedenle zihinsel ve toplumsal sağlığı yalnızca bireyin iç dünyasına indirgemek mümkün değildir.

Toplumda düşünmeye, konuşmaya ve öğrenmeye alan açıldığında birey, yaşadıklarının yalnızca kendisine ait olmadığını fark eder ve ortak sorunlar karşısında sorumluluk almaya yönelir. Bu noktada birey sağlığı ile toplum sağlığı birbirini besler. Zihinsel açıdan destekleyici bir toplumsal yapı bireyi güçlendirir; bilinçlenen bireyler de daha sağlıklı bir toplumun oluşmasına katkı sağlar.

Toplumumuzun en acil ihtiyacı, nitelikli bir eğitim alan; okuyan, anlayan, düşünebilen, sorunlara çözüm üretebilen ve bunu yaparken sorumluluk ve edep bilinci taşıyan çocuklar ve gençler yetiştirmektir.

www.safaknakajima.com

MİZAH HER ŞEYİ MEŞRULAŞTIRIR MI?Doç. Dr. Şafak NakajimaBir önceki “MİADI DOLMUŞ BİR MİZAH ANLAYIŞI” başlıklı yazımda, Ce...
04/01/2026

MİZAH HER ŞEYİ MEŞRULAŞTIRIR MI?

Doç. Dr. Şafak Nakajima

Bir önceki “MİADI DOLMUŞ BİR MİZAH ANLAYIŞI” başlıklı yazımda, Cem Yılmaz’ın kadına yönelik olarak yaş üzerinden kurduğu cinsiyetçi söylemi, ataerkil yapı ile ilişkisi bağlamında psikososyolojik bir çerçevede değerlendirdim. Yazıya gelen bazı yorumlarda dile getirilen “abartıyorsunuz, bu sadece mizah” yaklaşımı üzerine, bir noktayı özellikle açıklığa kavuşturma ihtiyacı duyuyorum.

Mizah ile etik arasındaki sınır, niyet üzerinden değil; etki ve toplumsal sonuçlar üzerinden değerlendirilir. “Şaka” söylemi, etik bir dokunulmazlık alanı yaratmaz. Kadınları yaş, beden ya da cinsellik üzerinden değersizleştiren ifadeler, mizah formunda sunulduğunda ortadan kalkmaz; yalnızca daha hızlı ve daha geniş bir dolaşıma girer.

Bu noktada bilinçli bir karşılaştırma yapmak istiyorum. Eğer “mizah” gerekçesiyle her söylemi önemsizleştirirsek, o zaman teorik olarak çocuklarla cinsel ilişkiyi konu alan bir anlatı da “ama bu sadece şaka” denilerek meşrulaştırılabilir mi? Ya da vahşi bir cinayeti, okulda öğretmene yönelik şiddeti ya da aile içi istismarı hafife alan bir dil, “mizah yapıyorum” savunmasıyla korunabilir mi?

Elbette hayır. Çünkü toplumlar bazı alanlarda mutlak etik sınırlar koyar. Mizah, toplumsal gerçeklikten kopuk bir alan değildir; aksine mevcut değerleri, önyargıları ve güç ilişkilerini kullanarak işler. Güçsüzü hedef alan, bir grubu insanlıktan uzaklaştıran; şiddeti, aşağılamayı ya da nesneleştirmeyi “gülünebilir” kılan mizah, artık masum değildir.

Çocuklar söz konusu olduğunda bu etik sınır, neredeyse herkes tarafından sezgisel olarak kabul edilir. Kimse “çocuk istismarı mizahı”nı savunmaz. Çünkü burada mizahın, insan onurunu açık biçimde ihlal ettiği tartışmasızdır. Benim sorduğum soru şudur:
Kadın söz konusu olduğunda bu etik refleks neden bu kadar kolay askıya alınmaktadır?

Kadını özne olmaktan çıkaran, değeri yaşla birlikte azalan bir varlık gibi sunan söylemler, tekil bir espri olarak değerlendirilemez. Bunlar, şiddeti ve eşitsizliği besleyen kültürel zeminin hafifletilmiş ve dolaşıma sokulmuş ifadeleridir. Bu noktada gülme, masum bir tepki olmaktan çıkar; sorunlu bir zihniyetin taşıyıcısına dönüşür.

Dolayısıyla “abartıyorsunuz” demek meseleyi kapatmaz. Aksine, hangi söylemlerin neden tolere edildiğini sorgulamamız gerektiğini gösterir. Ben mizahın yasaklanmasını savunmuyorum. Savunduğum şey, mizahın etik sorumluluktan muaf tutulamayacağıdır.

Gülmek elbette insani bir ihtiyaçtır. Ancak insan olmanın bir başka boyutu da, neyin pahasına güldüğümüzü fark edebilme olgunluğudur.

www.safaknakajima.com

MİADI DOLMUŞ BİR MİZAH ANLAYIŞIDoç. Dr. Şafak Nakajimaİnsanları aşağılayarak, lafı dolandırarak ya da ucuz bir muhalifli...
04/01/2026

MİADI DOLMUŞ BİR MİZAH ANLAYIŞI

Doç. Dr. Şafak Nakajima

İnsanları aşağılayarak, lafı dolandırarak ya da ucuz bir muhaliflik diliyle güldürdüğünü sanmak bana her zaman değersiz bir çaba gibi gelir. Elbette bu kişisel bir tercihtir; ancak Cem Yılmaz esprileri beni güldürmediği gibi, şimdiye dek üzerine yazı yazmamı gerektirecek bir ilgi alanı da oluşturmadı. Ne var ki son dönemde yaptığı sözde bir “espri”, taşıdığı sosyokültürel çağrışımlar nedeniyle artık bireysel beğeni sınırlarını aşmış durumda. Bu nedenle tartışılmayı hak ediyor.

“38 yaşında biriyle çıkıyorum, ‘buldu çıtırı’ diyorlar. 38 lan, ölmek üzere!” ifadesi basit bir şaka değildir. Burada işleyen mekanizma, yaşlanma olgusunun erkekler ve kadınlar için kültürel olarak nasıl farklı anlamlandırıldığıyla, benliğin bu farkla nasıl baş etmeye çalıştığıyla ve mizahın nasıl bir güç aracına dönüştürülebildiğiyle doğrudan ilişkilidir.

Yaşlanma hepimiz için psikolojik olarak kendi sonluluğumuzla yüzleştiğimiz en güçlü deneyimlerden biridir. Ben yaşamını dolu dolu yaşamış biri olarak yaşlanmaktan memnunum. ‘Ölümün İzinde’ kitabımı yazdıktan sonra ölümle ilgili pek çok endişemi de geride bıraktım. Ancak herkes için durum böyle değildir ve düşünmeden sarf edilen sözler insanları derinden sarsabilir. Bu yazıyı kaleme almamın nedenlerinden biri de budur.

Yaşlanmayla birlikte bedende ortaya çıkan fiziksel değişimler, yalnızca görüntümüzü değil, bize ait statü algısını, arzu edilirlik hissini, görünürlüğü ve iktidar duygusunu da etkiler. Erkekler için yaşlanma çoğu zaman “bilgelik”, “karizma” ya da “tecrübe” gibi olumlu anlatılarla yumuşatılırken, kadınlar için yaş almak bedensel değer kaybı ve görünmezleşme üzerinden kodlanır. Bu asimetrik kültürel kurgu, erkek benliğine yaşlanmayı inkâr edebileceği, kadın bedeni üzerinden mesafe koyabileceği ve üstünlük hissini sürdürebileceği bir alan açar.

Bu bağlamda, 52 yaşında bir erkeğin 38 yaşındaki kadınları “ölmek üzere” olarak tanımlaması, gerçek bir yaş değerlendirmesinden çok bir savunma refleksidir. Psikodinamik açıdan baktığımızda bu sözler, kişinin kendi yaşını, bedensel gerilemesini ve ölüm fikrini doğrudan düşünmek yerine bu kaygıyı dışsallaştırarak başka bir bedene yapıştırması anlamına gelir. Kadın bedeni burada bir taşıyıcı nesneye dönüşür. “Yaşlı olan ben değilim” mesajı, bilinçdışı düzeyde benliği korumaya yönelik bir yanılsama üretir.

Eski sevgilinin yaşının 38 olması, bu savunmanın yalnızca soyut bir yaş korkusundan değil, kişisel bir incinmeden de beslendiğini düşündürüyor. Reddedilme ya da kaybetme deneyimi, özellikle narsistik örüntülerde, doğrudan yas tutulabilecek bir acı olarak yaşanamaz. Bunun yerine acı değersizleştirmeye, küçümsemeye ve genellemeye dönüşür. Tek bir kadına yöneltilmesi zor olan öfke, “38 yaşındaki kadınlar” gibi kolektif bir kategoriye yayılır. Böylece bireysel yara görünmez hâle gelirken, konuşan kişi kendini güçlü ve dokunulmaz bir konuma yerleştirir.

Mizah burada tesadüfi değildir. Mizah, toplumsal olarak tolere edilen bir alan sunduğu için saldırgan içeriği maskeleyen işlevsel bir araca dönüşür. “Şaka yaptım” savunması, hem etik sorumluluğu askıya alır hem de eleştireni “anlamayan”, “alıngan” ya da “mizah yoksunu” olarak konumlandırır. Bu noktada mizah, rahatlatıcı ya da dönüştürücü bir işlev görmez; aksine güç ilişkilerini yeniden üreten, yukarıdan aşağıya işleyen bir dile dönüşür.

Sosyolojik düzlemde bu tür söylemler, ataerkil yaş hiyerarşisinin yeniden üretimidir. Kadın bedeni kamusal bir denetim nesnesi olarak konumlandırılır; yaşı, kilosu, görünümü hakkında hüküm verilebilir kabul edilir. Erkek ise kendi yaşlanmasını bu denetimin dışında tutar. Bu eşitsizlik bireysel bir karakter meselesi değil, kültürel olarak öğrenilmiş bir üstünlük dilidir. Erkek yargılayan özne, kadın ise değerlendirilen nesne hâline getirilir.

Kişinin kendi bedensel durumu kolaylıkla eleştirilebilir bir noktadayken başkasını “yaşlı, değersiz, bitmiş” olarak tanımlaması, özdeğeri içsel olarak kurulmamış benliklerde sık görülen bir telafi mekanizmasına işaret eder. Aşağılama burada gerçek bir güçten değil, güçsüzlük hissinden beslenir. Kişi kendini yukarı çekemediğinde, başkasını aşağı iterek geçici bir denge kurmaya çalışır.

Son kertede bu söylem yalnızca hedef alınan kadınlara zarar vermez. Toplumsal düzeyde yaş almayı utançla, kadın bedenini değersizlikle birleştirerek, erkek diliyle kurulan aşağılamayı normalleştirir. Bu nedenle mesele bir komedyenin ağzından çıkan tek bir cümleden ibaret değildir. Bu, yaşlanmayla yüzleşemeyen bir benliğin, ataerkil kültürün sunduğu hazır dili kullanarak kendini koruma çabasıdır. Ve evet, kadını aşağılayan bu yaklaşım, Cem Yılmaz’ın söyleminde ne yazık ki yeni değildir.

Nitekim Cem Yılmaz, ilişkisi bittikten sonra sahnede askerlik anısını anlatırken eski sevgilisi Demet Şener’in adını vererek bir espri yapmış, bu sözler sonrasında Şener’in ağır tepkisiyle karşılaşmıştır. Yılmaz’ın şu ifadeleri hafızalardadır: “Askerler sevgililerinin fotoğraflarına bakıyordu; ben bakmadım çünkü benim sevgililerimi televizyondan herkes izliyordu. Spiker ‘Demet Şener’i böyle görmediniz’ diyordu; ne demek görmediniz, ben zaten onunla beraberim?”

Sayın Yılmaz; kadınların önemli bir bölümü bugün kendi geçimini sağlayan, yaşamına ve ilişkilerine dair seçimlerini özgürce yapabilen bireylerdir. Buna rağmen bazı kadınların hâlâ ünlü, zengin ama yaşlı ve fiziken pek de cazip olmayan erkeklerin şemsiyesi altına yönelmesi, yalnızca bireysel zaaflarla açıklanabilecek basit bir tercih meselesi değildir. Bu yönelimin arka planında, kadına kendi emeğine, aklına ve varoluşsal gücüne güvenmeyi öğretmek yerine; onu “güçlü erkeğe yaslanarak değer kazanabileceği” fikrine alıştıran ataerkil bir kültürel iklim vardır.

Bu söylem, kadının öz gücünü görünmez kılar, bağımsızlığını değersizleştirir ve güvenli olmanın yolunu kendi ayakları üzerinde durmakta değil, eril güce yakın durmakta gösterir. Kadın böylece kendi kapasitesine değil, başkasının statüsüne yatırım yapmaya teşvik edilir. Üstelik bu teşvik, mizah kisvesi altında tekrar tekrar üretildiğinde, masum bir espri olmaktan çıkıp kadını ikincil ve bağımlı bir role hapseden ideolojik bir yeniden üretime dönüşür.

Bir tıp doktoru olarak şunu da hatırlatmak isterim: Eğer mesele doğurganlık üzerinden bir “değer” tartışmasıysa, menopoz sonrası dönemde bile biyoteknolojik destekle kadının kendi genetik materyaliyle anne olabilmesi yakın geleceğin gerçekçi olasılıkları arasında yer almaktadır. Dolayısıyla kadının değerini yaşa ve doğurganlığa indirgemeye çalışan söylemler, yalnızca etik ve sosyolojik açıdan değil, bilimsel olarak da hızla geçerliliğini yitirmektedir.

Kadınların erkeklerden ortalama sekiz yıl daha uzun yaşadığını, kendi başlarına yaşamlarını çok daha bağımsız ve işlevsel sürdürebildiğini de düşündüğümüzde, bu Orta çağ zihniyetinin artık hayli çirkin, hayli geçkin, miadını doldurmuş ve ölmek üzere olduğu açıkça ortadadır.

www.safaknakajima.com

YIL BAŞI NOTLARI: NE YAŞADIK, NE ÖĞRENDİKDoç. Dr. Şafak NakajimaYaşamın en değişmez gerçeği geçiciliktir. Hiç kimse ve h...
01/01/2026

YIL BAŞI NOTLARI: NE YAŞADIK, NE ÖĞRENDİK

Doç. Dr. Şafak Nakajima

Yaşamın en değişmez gerçeği geçiciliktir. Hiç kimse ve hiçbir şey kalıcı değildir. Yıllar da öyledir. 2025, her birimize bir şeyler katarak ya da bizden bir şeyler alarak gelip geçti.

Çoğumuz, biten bir yılın ardından kısa da olsa bir muhasebe yapmayız. Oysa bu çok kıymetlidir. Ne yaşadığımızın farkında olursak, geleceğe dair niyetimizi daha sağlam belirleriz. Hayat beklenmedik virajlar getirdiğinde bile, seçimlerimizi daha akılcı yaparız.

Kendi adıma, 2025 yılında sosyoloji ve felsefe lisans eğitimlerimi tamamladım; böylece bu alanlardaki uzun yıllara dayanan bilgi birikimimi daha güçlü bir zemine oturttum. Artık tıp, Doğu ve Batı psikolojisi, sosyoloji ve felsefe eğitimlerimi bir araya getirerek kurduğum bütüncül bir danışmanlık sistemiyle, yaşamına akılcı ve bütüncül bir yön vermek isteyen; öğrenerek gelişmenin ve iyi olma hâlini güçlendirmenin önemini bilen kişilere bireysel danışmanlık veriyorum. Üstelik dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, teknoloji sayesinde buluşabiliyoruz. Bunun yanında, atölye çalışmalarımla gruplara yaşamın farklı alanlarına dokunan eğitimler düzenliyorum.

Öte yandan elbette, bireysel gücümü aşan sorunların üzüntüsünü de içimde taşıyorum. Ben yaşadığı topraklardan ilham alan bir yazarım. Ülkemizde derinleşen yoksulluk, şiddetin her türü ve madde bağımlılığı gibi duyduğumuz birbirinden acıtıcı haberler nedeniyle zaman zaman çaresiz hissediyorum. Buna rağmen umudu diri tutmaya, olana bitene gözlerimi kapatmadan, danışanlarımın ve okurlarımın içindeki ışığı güçlendirecek bir dil kurmaya özen gösteriyorum.

Sizlere de, geçen yılın kısa bir muhasebesini yapmanıza yardımcı olacak bazı sorular hazırladım. Aşağıdaki soruları dikkatle düşünerek cevaplayın:

• 2025 yılında size en çok neyin içten bir mutluluk hissettirdiğini hatırlayın. Bu deneyim neden size bu kadar iyi geldi?
• Geçen yıl “bunu ben başardım” dediğiniz en güçlü adım neydi? Bu başarı sizde nasıl bir gurur duygusu uyandırdı?
• Kendinizi zorlayıp yine de yaptığınız, yüreklilik gerektiren davranış hangisiydi? Bu deneyim size kendinizle ilgili hangi gerçeği gösterdi?
• Keşke başka türlü yapsaydım dediğiniz en belirgin hatanız neydi? Bugün aynı durum olsa, hangi dersle farklı davranırdınız?
• İçinizde en derin şükran duygusunu uyandıran şey neydi? Bu şükranın arkasında kim(ler)in, hangi koşulun ya da hangi desteğin payı vardı?

Dilerim cevaplarınız, 2026 niyetlerinizi belirlemenize katkıda bulunur. Sağlık, başarı ve huzur dolu bir yeni yıl diliyorum.

Sevgilerimle…

Bütüncül Danışmanlık ve atölye çalışmalarıma ilişkin bilgi almak için iletişime geçebilirsiniz.
🌐 www.safaknakajima.com
☎️ 0552 223 98 97

BEYNİN YOLCULUĞUDoç. Dr. Şafak NakajimaBeynin yaşlanmasını uzun süre tek yönlü bir süreç olarak düşünüp, zamanla yavaşla...
27/12/2025

BEYNİN YOLCULUĞU

Doç. Dr. Şafak Nakajima

Beynin yaşlanmasını uzun süre tek yönlü bir süreç olarak düşünüp, zamanla yavaşlayan, zayıflayan ve kaçınılmaz biçimde inişe geçen bir hikâye gibi ele aldık. Oysa son yıllarda yapılan geniş ölçekli çalışmalar, bu anlatının gerçeği tam olarak karşılamadığını gösteriyor. Beyin, yaşam boyunca düz bir çizgide ilerlemiyor; belirli eşiklerden geçerek kendini yeniden düzenleyen, dönem dönem farklı bir işleyişe bürünen bir yapı olarak karşımıza çıkıyor.

Geçtiğimiz günlerde Nature Communications dergisinde yayımlanan ve 0 ile 90 yaş arasındaki 3.802 kişinin beyin taramalarını karşılaştıran bir çalışmayı okudum. Bu çalışmada araştırmacılar, beynin bağlantılarını zaman içinde haritalandırarak insan yaşamı boyunca dört temel dönüm noktası tespit ediyorlar. Bu eşikler yaklaşık olarak 9, 32, 66 ve 83 yaşlarında ortaya çıkıyor. Bulgular, beynin yaşam boyunca beş ayrı evreden geçtiğini düşündürüyor. Üstelik bu evreler yalnızca biyolojik değişimlerle sınırlı kalmıyor; düşünme biçimimizi, kararlarımızı, duygularımızı ve dünyayla kurduğumuz anlam ilişkisini de dönüştürüyor. Gelin, bu evrelere biraz daha yakından bakalım.

Araştırmaya göre ilk evre, doğumdan 9 yaşına kadar uzanan dönemdir. Bu yıllarda beynin temelleri atılırken, nöronlar arasında olağanüstü sayıda sinaptik bağlantı oluşur. Sinapslar, sinir hücrelerinin birbiriyle iletişim kurduğu temas noktalarıdır; yani beynin içindeki gerçek “yollar”dır. Bu dönemde beyin, hangi deneyimlerin, hangi becerilerin ya da hangi ilişkilerin gerekli olacağını henüz bilmediği için neredeyse her yöne doğru sinaptik yollar açar.

Zaman içinde bu yolların kaderini kullanım belirler. Sık kullanılan sinapslar güçlenir, daha hızlı ve etkili hâle gelir. Nadiren ya da hiç kullanılmayan bağlantılar ise budanır. Beynin gereksiz yükten arınarak daha verimli çalışmasını sağlayan bu süreç, sinaptik budanma olarak adlandırılır ve öğrenmenin temel mekanizmalarından biridir.

Bu nedenle erken yıllarda yaşanan temas, güven ya da güvensizlik duygusu, bakımın sürekliliği ve niteliği yalnızca psikolojik izler bırakmaz; doğrudan sinaptik haritayı şekillendirir. Hangi yolların güçleneceği, hangilerinin silikleşeceği bu deneyimlerle belirlenir. Bu evrede beynin büyük bir potansiyel taşıdığını ama aynı ölçüde hassas olduğunu görürüz; çünkü kurulan ya da kurulmadan budanan her sinaps, ileriki yılların zihinsel ve duygusal işleyişine zemin hazırlar.

İkinci evre, yaklaşık 9 ile 32 yaş arasını kapsar. Bu dönemde amaç artık bağlantıları çoğaltmak değil, düzenlemektir. Beyin verimliliğe yönelir. Dürtülerle duygular arasındaki denge, risk alma biçimi, uzun vadeli düşünme ve kimlik duygusu bu yıllarda şekillenir. Ön alın bölgesi gelişimini bu evrenin sonuna kadar sürdürür. Bu nedenle gençlikte verdiğimiz bazı kararlar, yıllar sonra bize yabancı ya da hatalı görünebilir. Beynimiz bu aşamada deneyerek öğrenir; yanıldığını fark eder, düzeltir ve yeniden dener.

Üçüncü evre, 32 ile 66 yaş arasını kapsayan denge ve uzmanlaşma dönemidir. Bağlantı sayısı azalır; ancak kalan yollar daha etkili çalışır. Deneyimlerimiz birikir, sezgilerimiz keskinleşir, karmaşık durumları daha bütünlüklü biçimde okuyabiliriz. Unutkanlıklar belirse bile bunun çoğu zaman bir bozulma olmadığını; beynin artık her uyaranla ilgilenmemeyi seçmesiyle ilişkili olduğunu fark ederiz.

Dördüncü evre, 66 ile 83 yaş arasına karşılık gelir. Beyin bölgeleri arasındaki iletişim yavaşlar, bilgi aktarımı ağırlaşır ve bazı bilişsel işlevlerde zorlanmalar yaşanabilir. Ancak bu dönemi yalnızca kayıplarla tanımlamak eksik kalır. Beynin alternatif yollar geliştirdiğini, daha az ama daha kritik ağlara yöneldiğini görürüz. Bu nedenle bazı kişilerde duygusal denge artar, tepkiler yumuşar ve hayat daha geniş bir çerçeveden okunur. Hız azalırken, anlam dünyasının derinleşebildiğine tanıklık ederiz.

Beşinci evre, 83 yaş ve sonrasıdır. Bu dönemde beyin sadeleşir. Fazlalıklar elenir, temel işlevleri sürdüren çekirdek ağlar kalır. Bu evre herkes için aynı biçimde ilerlemez. Kimi bireylerde çözülme hızlanırken, kimilerinde dikkat çekici bir zihinsel dayanıklılık korunur. Yaşam boyunca sürdürülen zihinsel uğraşlar, okuma, sosyal bağlar, merak ve anlam arayışı bu çekirdeğin gücünü belirler.

Özetlersek, beynin yaşlanması bir çöküş hikâyesi değil, her evrede başka bir ihtiyacın, başka bir gücün ve başka bir potansiyelin ortaya çıktığı bir dönüşüm sürecidir. Beynimizin yalnızca bazı becerilerini yitirmediğini; uyum sağlamayı öğrendiğini, yeniden örgütlendiğini ve yaşamı nasıl yapılandırdığımıza göre biçim değiştirdiğini görürüz.
Beyin, hangi yaşta olursak olalım, nasıl yaşadığımızdan etkilenmeye devam eder. İlişkilerimizden, merakımızdan ve anlam arayışımızdan kopuk değildir. Yaş almak zihinsel ve insani bir yolculuktur. Üstelik bu yolculuk, eğer daha çok okur, düşünür, üretir, paylaşır ve kendimize yatırım yaparsak, sandığımızdan çok daha canlı ve anlamlı bir hâl alabilir.

Bütüncül Danışmanlık ve atölye çalışmalarıma ilişkin bilgi almak için iletişime geçebilirsiniz.
🌐 www.safaknakajima.com
☎️ 0552 223 98 97

Address

Esentepe, Yıldız Posta Caddesi No:13/A D:14 Şişli
Tesvikiye
34394

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Doç. Dr. Şafak Nakajima posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Share

Share on Facebook Share on Twitter Share on LinkedIn
Share on Pinterest Share on Reddit Share via Email
Share on WhatsApp Share on Instagram Share on Telegram

Category