04/01/2026
MİADI DOLMUŞ BİR MİZAH ANLAYIŞI
Doç. Dr. Şafak Nakajima
İnsanları aşağılayarak, lafı dolandırarak ya da ucuz bir muhaliflik diliyle güldürdüğünü sanmak bana her zaman değersiz bir çaba gibi gelir. Elbette bu kişisel bir tercihtir; ancak Cem Yılmaz esprileri beni güldürmediği gibi, şimdiye dek üzerine yazı yazmamı gerektirecek bir ilgi alanı da oluşturmadı. Ne var ki son dönemde yaptığı sözde bir “espri”, taşıdığı sosyokültürel çağrışımlar nedeniyle artık bireysel beğeni sınırlarını aşmış durumda. Bu nedenle tartışılmayı hak ediyor.
“38 yaşında biriyle çıkıyorum, ‘buldu çıtırı’ diyorlar. 38 lan, ölmek üzere!” ifadesi basit bir şaka değildir. Burada işleyen mekanizma, yaşlanma olgusunun erkekler ve kadınlar için kültürel olarak nasıl farklı anlamlandırıldığıyla, benliğin bu farkla nasıl baş etmeye çalıştığıyla ve mizahın nasıl bir güç aracına dönüştürülebildiğiyle doğrudan ilişkilidir.
Yaşlanma hepimiz için psikolojik olarak kendi sonluluğumuzla yüzleştiğimiz en güçlü deneyimlerden biridir. Ben yaşamını dolu dolu yaşamış biri olarak yaşlanmaktan memnunum. ‘Ölümün İzinde’ kitabımı yazdıktan sonra ölümle ilgili pek çok endişemi de geride bıraktım. Ancak herkes için durum böyle değildir ve düşünmeden sarf edilen sözler insanları derinden sarsabilir. Bu yazıyı kaleme almamın nedenlerinden biri de budur.
Yaşlanmayla birlikte bedende ortaya çıkan fiziksel değişimler, yalnızca görüntümüzü değil, bize ait statü algısını, arzu edilirlik hissini, görünürlüğü ve iktidar duygusunu da etkiler. Erkekler için yaşlanma çoğu zaman “bilgelik”, “karizma” ya da “tecrübe” gibi olumlu anlatılarla yumuşatılırken, kadınlar için yaş almak bedensel değer kaybı ve görünmezleşme üzerinden kodlanır. Bu asimetrik kültürel kurgu, erkek benliğine yaşlanmayı inkâr edebileceği, kadın bedeni üzerinden mesafe koyabileceği ve üstünlük hissini sürdürebileceği bir alan açar.
Bu bağlamda, 52 yaşında bir erkeğin 38 yaşındaki kadınları “ölmek üzere” olarak tanımlaması, gerçek bir yaş değerlendirmesinden çok bir savunma refleksidir. Psikodinamik açıdan baktığımızda bu sözler, kişinin kendi yaşını, bedensel gerilemesini ve ölüm fikrini doğrudan düşünmek yerine bu kaygıyı dışsallaştırarak başka bir bedene yapıştırması anlamına gelir. Kadın bedeni burada bir taşıyıcı nesneye dönüşür. “Yaşlı olan ben değilim” mesajı, bilinçdışı düzeyde benliği korumaya yönelik bir yanılsama üretir.
Eski sevgilinin yaşının 38 olması, bu savunmanın yalnızca soyut bir yaş korkusundan değil, kişisel bir incinmeden de beslendiğini düşündürüyor. Reddedilme ya da kaybetme deneyimi, özellikle narsistik örüntülerde, doğrudan yas tutulabilecek bir acı olarak yaşanamaz. Bunun yerine acı değersizleştirmeye, küçümsemeye ve genellemeye dönüşür. Tek bir kadına yöneltilmesi zor olan öfke, “38 yaşındaki kadınlar” gibi kolektif bir kategoriye yayılır. Böylece bireysel yara görünmez hâle gelirken, konuşan kişi kendini güçlü ve dokunulmaz bir konuma yerleştirir.
Mizah burada tesadüfi değildir. Mizah, toplumsal olarak tolere edilen bir alan sunduğu için saldırgan içeriği maskeleyen işlevsel bir araca dönüşür. “Şaka yaptım” savunması, hem etik sorumluluğu askıya alır hem de eleştireni “anlamayan”, “alıngan” ya da “mizah yoksunu” olarak konumlandırır. Bu noktada mizah, rahatlatıcı ya da dönüştürücü bir işlev görmez; aksine güç ilişkilerini yeniden üreten, yukarıdan aşağıya işleyen bir dile dönüşür.
Sosyolojik düzlemde bu tür söylemler, ataerkil yaş hiyerarşisinin yeniden üretimidir. Kadın bedeni kamusal bir denetim nesnesi olarak konumlandırılır; yaşı, kilosu, görünümü hakkında hüküm verilebilir kabul edilir. Erkek ise kendi yaşlanmasını bu denetimin dışında tutar. Bu eşitsizlik bireysel bir karakter meselesi değil, kültürel olarak öğrenilmiş bir üstünlük dilidir. Erkek yargılayan özne, kadın ise değerlendirilen nesne hâline getirilir.
Kişinin kendi bedensel durumu kolaylıkla eleştirilebilir bir noktadayken başkasını “yaşlı, değersiz, bitmiş” olarak tanımlaması, özdeğeri içsel olarak kurulmamış benliklerde sık görülen bir telafi mekanizmasına işaret eder. Aşağılama burada gerçek bir güçten değil, güçsüzlük hissinden beslenir. Kişi kendini yukarı çekemediğinde, başkasını aşağı iterek geçici bir denge kurmaya çalışır.
Son kertede bu söylem yalnızca hedef alınan kadınlara zarar vermez. Toplumsal düzeyde yaş almayı utançla, kadın bedenini değersizlikle birleştirerek, erkek diliyle kurulan aşağılamayı normalleştirir. Bu nedenle mesele bir komedyenin ağzından çıkan tek bir cümleden ibaret değildir. Bu, yaşlanmayla yüzleşemeyen bir benliğin, ataerkil kültürün sunduğu hazır dili kullanarak kendini koruma çabasıdır. Ve evet, kadını aşağılayan bu yaklaşım, Cem Yılmaz’ın söyleminde ne yazık ki yeni değildir.
Nitekim Cem Yılmaz, ilişkisi bittikten sonra sahnede askerlik anısını anlatırken eski sevgilisi Demet Şener’in adını vererek bir espri yapmış, bu sözler sonrasında Şener’in ağır tepkisiyle karşılaşmıştır. Yılmaz’ın şu ifadeleri hafızalardadır: “Askerler sevgililerinin fotoğraflarına bakıyordu; ben bakmadım çünkü benim sevgililerimi televizyondan herkes izliyordu. Spiker ‘Demet Şener’i böyle görmediniz’ diyordu; ne demek görmediniz, ben zaten onunla beraberim?”
Sayın Yılmaz; kadınların önemli bir bölümü bugün kendi geçimini sağlayan, yaşamına ve ilişkilerine dair seçimlerini özgürce yapabilen bireylerdir. Buna rağmen bazı kadınların hâlâ ünlü, zengin ama yaşlı ve fiziken pek de cazip olmayan erkeklerin şemsiyesi altına yönelmesi, yalnızca bireysel zaaflarla açıklanabilecek basit bir tercih meselesi değildir. Bu yönelimin arka planında, kadına kendi emeğine, aklına ve varoluşsal gücüne güvenmeyi öğretmek yerine; onu “güçlü erkeğe yaslanarak değer kazanabileceği” fikrine alıştıran ataerkil bir kültürel iklim vardır.
Bu söylem, kadının öz gücünü görünmez kılar, bağımsızlığını değersizleştirir ve güvenli olmanın yolunu kendi ayakları üzerinde durmakta değil, eril güce yakın durmakta gösterir. Kadın böylece kendi kapasitesine değil, başkasının statüsüne yatırım yapmaya teşvik edilir. Üstelik bu teşvik, mizah kisvesi altında tekrar tekrar üretildiğinde, masum bir espri olmaktan çıkıp kadını ikincil ve bağımlı bir role hapseden ideolojik bir yeniden üretime dönüşür.
Bir tıp doktoru olarak şunu da hatırlatmak isterim: Eğer mesele doğurganlık üzerinden bir “değer” tartışmasıysa, menopoz sonrası dönemde bile biyoteknolojik destekle kadının kendi genetik materyaliyle anne olabilmesi yakın geleceğin gerçekçi olasılıkları arasında yer almaktadır. Dolayısıyla kadının değerini yaşa ve doğurganlığa indirgemeye çalışan söylemler, yalnızca etik ve sosyolojik açıdan değil, bilimsel olarak da hızla geçerliliğini yitirmektedir.
Kadınların erkeklerden ortalama sekiz yıl daha uzun yaşadığını, kendi başlarına yaşamlarını çok daha bağımsız ve işlevsel sürdürebildiğini de düşündüğümüzde, bu Orta çağ zihniyetinin artık hayli çirkin, hayli geçkin, miadını doldurmuş ve ölmek üzere olduğu açıkça ortadadır.
www.safaknakajima.com