06/01/2026
Yirmi yılı aşkın meslek hayatımda yüzlerce kayıp hikayesi dinledim.
Ve yıllar içinde dikkatimi çeken bir şey oldu:
İnsanlar çoğu zaman kaybın kendisinden çok,
o kaybın nasıl söylendiğini hatırlıyor.
Belki o cümleler söylenip bittiği anda, söyleyen için sıradan bir cümle olarak kalıyor
ama duyan için zaman, o anda donuyor.
“Başınız sağ olsun.”
“Kaybettik.”
“Elimizden geleni yaptık.”
“ En azından çekmedi.”
“ Zamanla alışacaksın.”
Bu cümleler bir sağlık çalışanı için belki sıradan bir iş gününün parçası, bir arkadaşımız için en kolay teselli cümleleri
ama o cümleyi alan kişi için hayat, ikiye bölünüyor:
O andan önce ve o andan sonra.
Çünkü aslında travma dediğimiz şey, sadece yaşanan olay değil, olayın yaşandığı andaki ruh halinin bedenmize ve hafızamıza kazınması.
O an…
Haberi veren kişinin ses tonu,
yüzündeki ifade,
üstündeki önlüğün rengi,
odadaki ışık,
hatta farkında bile olmadan yayılan bir parfüm kokusu…
Hepsi zihnimize kaydediliyor.
Danışanlarımdan defalarca şu cümleleri duydum:
“Hocam, hala o doktorun ceketinin rengini hatırlıyorum.”
“Odaya girerken duyduğum kokuyu unutamıyorum.”
“O gün camdan dışarı bakıyordum, gökyüzündeki bulutlar hala gözümün önünde”
Beyin, şok ve yoğun acı anlarında, çevresel ayrıntıları olağanüstü bir hassasiyetle kaydediyor. En unutmak isteyeceğimiz an, bir anda en unutulmaz ana dönüşebiliyor.
Ve bir cümleyi nasıl söylediğimiz, o andaki tavrımız, bazen söylediğimiz şeyin kendisinden daha belirleyici oluyor.
Bu yüzden yıllar sonra bile,
bazı insanlar hastane kokularından,
bazı odalardan,
bazı kelimelerden bazı yüzlerden kaçınıyor.
Zihin bastırsa da beden hatırlıyor.
O yüzden bir kayıp haberini vermek çok incelikli bir iştir. Çünkü sizin için sıradan bir an,
bir başkası için hayatının en kırılgan saniyesidir.
Ve yas, en çok o saniyelerde şekillenir.